Ana Sayfa Biyografi Öyküler 14/28 Ada'dan Yazılar Söyleşiler Kitaplar Hakkımda Tez Albüm İletişim
Son Eklenenler
Önerdiklerim
İÇ İÇE Karabatak, Sayı: 36, Ocak-Şubat 2018

 

 

Hiiy! Fincanlar! Fincanlar öyle duruyor!

Sabaha çıkamayacak olsam, bu iki fincanı gören herkes: eş dost, tanıdık, şirketten arkadaşlar, hatta kutsal ailemizin gecikmişleri: yetmişlerini gören amcam, halam; altmışını henüz geçmiş teyzem; yeğenlerim, oh! oh! kahveler içilmiş, keyifler edilmiş demezler mi arkamdan? Derler. Kim bilir kiminleydi karşılıklı, da derler. Ben olsam ben de derim. Sen hem babanın bahçeli evini bırak, bir vakitlerin yaz yağmurlarında bile göle, gölete dönüşen bu batağına gel, gazbeton dedikleri bloklar arasına kendini sığıştır; hem de kiminle olduğun merak edilecek diye üzül, kahrol! Söyletme, meraklandırma o zaman!  Ne işin var şehir dışında? Bloklar hafifmiş, deprem için güvenli imiş, yanmazmış da. Sen öyle san! Hadi hadi söyle sen şimdi: Kiminleydin?

Yıkamalıyım! Öyle ortada telveli telveli bırakılır mı fincan!

Abajura uzandı, miktarınca aydınlandı oda. Onlarca, belki yüzlerce minik minik menekşeli yorganından edebiyle çıktı –kırkına varmışa heyecan yaramaz- Allah gecinden versin, heyecan yapmadan oturdu, bacaklarını aralamadan bastı; bastığı, bir başkasının ayağında sakil bulunacak pembe ponponlu, çarşı işi bir çift terlikti; nasıl yanaşık bırakılmışsa yine o nizam içre nöbetteydi. Giydi. Kalktı. Tek kişilik karyolası pencereye karşıydı. Soluna döndü, gerektiğinden bol tutulmuş ipekli gibi, pamuklu gibi bir kumaş, içerisini perdelemekteydi, bunu gördü. Ponponlarıyla aynı renkte geceliğini hafifçe bile sıyrılmadığı halde –ne olur, ne olmaz- derleyip topladı. Yastığı hiç baş konulmamış; yatağı yorganı hiç yatılmamış gibiydi. Ne çekmeceler, kapaklar açık kalmış, ne de şifonyerin, makyaj masasının üzerinde bir şey bırakılmıştı. Ayna bile lekesizdi. Hiç mi krem artığı, ruj lekesi, fondöten izi kalmaz; pudra kutusundan aynaya olsun hiç mi gül pembesi üç beş toz düşme düşmez?

Eh Kezban, eh! İyisin, hoşsun da, her akşam seni karşılamak da, iyi olsaydı, hoş olsaydı ya!  Emekli aylığım var sadece. Dikkatli olmalı, kendimi korumalıyım. Belki her öğün makarna yiyorum. Elektriği idareli kullanıyorum. Neden bunları göresin! Dizi izleyeceğim belki. Sen varken, nasıl uzanıp yatıvereyim divana sere serpe şairin sevgilisi gibi. Öff be Kezban! Öf!

Fincanlar, salondaydı. Evin en dipteki odasından gelen ışık, koridorun, mutfağın hele ki salonun gecesini ancak ev sahibesinin göreceği kadar alaca etmişti.  Gitti, yemek masasında bir başına kalmış, üçüncü fincanı asla kabul etmez tepsiyi el işi göz nuru dantel örtüsüyle aldı; sonra da, televizyonu görmez köşede, fiskos sehpası üzerinde uslu uslu duran iki fincana geldi. Birlikte mutfağa geçtiler. Tepsiyi kaldırdı. Fincanın bir tekini bol su altında gacur gucur ettire ettire yıkadı, tabağını suya tuttu, iyice kurulayıp fincanı ters çevirdi, öyle rafa koydu. İkincisine eli yavaş gitti. Durdu. Düşündü. Karasız kaldı. Aldı bıraktı, aldı bıraktı.

Öf Kezban! Öf Kezban! Nasıl zorda bırakıyorsun beni. Her akşam böyle: Fincanın tekini yıkıyor, kuruluyorum, ötekine elim gitmiyor. Bilinmeni istemiyorum.

Kezban, kırsalın bir kadını. Babası bildiği balta, benim dölüm değilsin, git anana sor babanı, diyormuş. Yal-lann! Hıdırellez’de, âzımı peşkirilen doldurdu kefere, gözümü, yüzümü kapattı, sırtına vurdu beni, götürdü kabristana .... pi ... boşalttı. Bunları diyen de anası. Balta, yalanlamıyor: Doğru, kabristana götürdüm; ama senin anan, seni nerden kaptıysa kapmış, üstünü görmeyince talaşlanıp anasının verdiği akılla bana kombinezon kurmuş; Hıdırellez kalabalığından karı kaldırmak kolay mı, âzına havlu mu bağlamışım, neden bağırmamış? Hâliyle Kezban da soruyor: Hıdırellez doğruysa gücük ayın; anamın kül yutturduğu doğruysa kanuni sadinin ortalarında gelmiş olmam diyil mi? İkisi de diyorlar bana ki sen eski takvimin ikinci teşrini sonlarında doğup geldin Yani ki Ocak sonunda. E, ne zaman yapıştım anamın duvarına? Zemheride mi? Böyle hikâyeler. Dili kabaydı, bozuktu, ama yaşadığı acıların zehrini, böyle kâh gevrek kâh da şuh kahkahalarla akıtabiliyor; dinleyene mizah gelen hayatını galiba kendisi için de mizah kılıyordu.

Sabaha çıkamadığımda başıma toplanacakların, her şeyi yerli yerinde; temiz yaşadı, temiz gitti, demeyeceklerini adım gibi biliyorum. Niçin yıkayayım öyleyse! Bir fincanı telvesiyle bırakırım ben de. E, kahve içip hemen yatar mı insan? Yatmaz. Demek biri vardı benimle, demezler miydi? Yahut onun yerine geçen bir kitap, bir CD yahut televizyonda belgesel: -göç etmek için doğdular, ya göç edeceklerdi ya da öleceklerdi. -çiftleşme hakkını en güçlü erkek kazanacak. –gruptan ayrılan yavru geyik, onun için daha kolay bir hedefti. Sen benim önüme nerden çıktın be Kezban!

Anam diyor ki: Baban be.. bip ... bip ..duğunda evliydi, iki de çocuğu vardı; sana benden değilsin demesi bundan. Horantası dağılmasın için. Vizitaya başlayışım o domuzdan sonradır, öncem yok kızııım, vallahi yok Kezban’ııım! Ah, ulan! diyor Kezban, elimde ruhsatsız bir revolverim olacaktı ki benim, bak nasıl veriyorum ağzından! Bittin kız sen, bittin! Sanırsın Kezban değil de Kemal Tahir’in külhanilerinden. Kimsecikler gelmeden de pır! Evden bir çıkıyor Kezban, çıkış o çıkış. Kurban’ınki de bir başka garip hikâye: Evlatlık edinilmiş. Şaşılasıdır, doğuştan kabiliyet. Usta mı usta. Memleketlerinde ta ezelden büyük mü büyük çarşı varmış, çarşıda da her zanaatın postta oturan bir ustası bulunurmuş; kunduracılarınki, Kurban elbette. Bunu, artı olarak başka gizlilerini bilmeyen mi var! Kapısına gidip dayanmış Kezban. Yalnızım, demiş; aşna fişneye çekmiş. Ben hep yalnızdım, demiş kundura ustası da. Biliyorum. Uzaklara cesaret bulamadım, demiş. Gitmek mi istiyorsun? Gelir misin, demiş. Yollar. Yollar. Kurban’a iş mi yok! İşini kurmuş, birikmişinden kalanıyla da arka daireyi almış, muhannete muhtaç olmaktansa... Bir kusuru var Kurban’ın, yanmakta olan bir samanlık görüyor her akşam. Alev alev oluyor yüzü. Bağrış çağrış insanlar. İçleri yanıyor, kulakları yanıyor. Göz yanar mı göz? Yanar. Yanıyor. Alev alevle sarmaş dolaş olup birbirlerini çoğaltırken hamle edecek oluyor çocuk Kurban, sıcak iki el arkasından çekip kucağına alıyor, kaçırıyor. Pişmiş gözlerle yangına bakma bakarmış hâlâ çocucak. Bunlar büyük dedenin yaşadıkları. Ama her oğul da kendince yaşamış, yaşıyor o büyük yangını. Su, gazoz, soda, buz kâr etmiyor, dışarlara atıyor kendini Kurban, dolanıyor, dolaşıyor, gecenin bir vaktinde serinlemiş geliyor. Geç olup senden çıkınca, zannetme uyuyorum; zaten kapının hemen ardındayım, anahtarının bellediğim bir tıkırtısı var, duyar duymaz kapıyı ondan önce açıp, odamıza geçiyoruz. Kurban diye, Kurban’ım diye sokuluyorum omzuna, boynuna. Sımsıcak. Eşlik ediyor bana, bir yandan da, Kurban değil, diyor, Kurban değil! Kurbanyan diye sev beni, Kurbanyan diye kucakla! Ah, Kurbanyan!

Hâlâ kararsız! Eli bir türlü gitmiyor fincana. Yıkasın, kurulasın, kaldırsın mı; yoksa olduğu gibi mi bıraksın? Nerden buldunuz beni de, karşıma geldiniz? Öööf, öf!

Çok karışanı vardı mahalleden, yakınlarından. Emekli olurken aldığı toplu parayı verdi, bankadan kredi çekti, eski hayatından kaçar gibi kaçtı, geldi. Apartmana ilk taşınandı. Yalnızlık sıkıcı. Dayanılmaz. Arada mahallesine gittiği bile oldu. Çocuklara kâğıtlı şeker, yaşlılarına lokum götürdü. Kezbanlar ikinci taşınanlardı, gelmelerine sevindi. Ayağını mahalleden çekti. Edepli edepsiz her çeşitten hikâyeleri vardı kadının, her bir şeyden de haberi. İlginçtiler. Yönlendirici, kışkırtıcıydılar. Gördüğü karabet cüret vermiş olmalı, Kezban açık saçıklığı artırdı da artırdı.

İlahi Kezban! Nasıl zordaydım her akşam: Fincanın tekini yıkıyor, kuruluyordum, ötekine elim gitmiyordu. Şu ana kadar da gitmedi. Ama şimdi...

Kapısına dayanan Kezban’ı alıp evine götürmüş Kurban. Karışık bir mahalledeymiş ev. Küfredenler, sarhoşlar, mezhebi genişler... İnananı, inanmayanı, solgunu, çürüğü, açı, toku... Öğrenci, esnaf, amele, bekâr... Sokak kızı, ev kadını, kaldırım süpürgesi... İçi dışı birler, dini bütünler, seccadeden kalkmayanlar... Memleketimin bin bir insanı. İllaki çeşme başları, illaki çeşme başlarındaki öbek öbek kızlar, gelinler, kadınlar... Ciklet patlatıyor, geniş geniş gülüyor, yüksek kahkahalar atıyor; bir an geliyor, kim ne dedi, ne yaptı, ne gösterdi, bu anlaşılmadan bir kapışıyor, dolmuş kovalarını deviriyor, oralarını buralarını mıncıklaya mıncıklaya bir kapışıyorlarmış ki entarileri sıyrılmış, ut yerleri açılmış, dahası piyasa yapmaya paytonla çıkmış çapkın erkekler atları durdurup çeşme başı güzellerindeki kösnüyü bıyık bura bura seyrederlermiş, bunlara hiç mi hiç aldırmadan. Sonra kovalar yeniden dolduruluyor, kavgacılar, yine geldikleri gibi kardeş kardeş evlerine gidiyorlarmış.  Kezban diyor ki: İçlerinde bir Betülay vardı, bahçelerindeki sebzevat için kuyu; içmek ve mutfak için sokağın hazneli çeşmesi kullanılıyordu evlerinde, o suyu da evin tek çocuğu, tek kızı taşıyordu; ama orada geçirdiğim zaman içinde onu ne kavga ederken gördüm ne de paytondakilerle işaretleşirken. Kezban, bir de Kurban’ın bu sokakta nasıl yalnız, yapayalnız kaldığına şaşıyordu. Hele ki Betülay varken; ikisinin de evleri karşılıklı bakışmakta iken. Kezban’a göre, bir göz ile ağlayıp bir göz ile gülüyordu Betülay. Tuhaftır, Kezban kendisi için de bir gözü ile ağlayıp bir gözü ile güldüğünü düşünür. Hatta, sık sık da benden bir şeyler var onda, der. Tam “Esra Erol’da”lık bir DNA durumu. Ne ki bir sabah derin mi derin bir sessizliğin gürültüsüne uyanır sokak. Uyanır Kezban. Uyanır Kurban. Cankurtaran gelmiş. Çakar lambası mavi kırmızı, mavi kırmızı... Polis gelmiş. İtfaiye gelmiş. Araçtan merdiven, zincir, çengel alınır. Kuyu başındadır bütün hareket. Giriş çıkış görevliler dışında herkese yasak. Merakla beklenir. Çok geçmez, kuyudan çıkarılır, entarisi, hırkası iledir, sedyeye alınır, üstü örtülür. Gözlerini merak eder Kezban en çok. Bahçeden çıkarılıp cankurtarana götürülürken pencereden görmek için çırpınır, çırpınır göremez. Derler ki pişmaniye kutusu gibi hususi taksi sahibi birinin evlilik vaadine tav olup peşinden gitmiş, daha gecesi, gittiği gibi dönemeyince de...

Evet, dönemeyince de, biri diğerinin açığında ve yan duran bir çift takunya bırakmış geride.

Fincanı, tabağı aceleyle aldı, bol su altında hiç uzatmadan yıkadı, kurulayıp rafa kaldırdı.

Bilinmemi de istemiyorum.

 

Diğerleri

DEĞİŞEN BİR ŞEY YOK Heceöykü,Sayı: 87, Haziran- Temmuz 2018

İÇ İÇE Karabatak, Sayı: 36, Ocak-Şubat 2018

KİTAPÇI Heceöykü, Sayı: 86, Nisan-Mayıs 2018

NEYSE Karabatak, Sayı: 27, Temmuz-Ağustos 2016

KADINLAR Heceöykü Sayı: 73, Şubat-Mart 2016

TENEKESİNE Heceöykü, Sayı: 72, Aralık 2015-Ocak 2016

BEDEL Heceöykü,Sayı: 70, Ağustos-Eylül 2015

YUSUF Heceöykü, Sayı: 69, Haziran-Temmuz 2015

OYBİRLİĞİYLE Heceöykü, Sayı: 68, Nisan-Mayıs 2015

MUZAFFER AĞBİ'M Heceöykü, Sayı: 67, Şubat-Mart 2015

KONUŞMAK NİYE? Heceöykü, Sayı: 64, Ağustos-Eylül 2014

ANNESİYDİM  Heceöykü, Sayı: 62, Nisan-Mayıs 2014

KÜTÜPHANE  Heceöykü, Sayı: 61, Şubat-Mart 2014

ATEŞLE BARUT  Heceöykü, Sayı: 60, Aralık 2013-Ocak 2014

MERHAMET  Heceöykü, Sayı: 59, Ekim-Kasım 2013

VASİYET  Heceöykü, Sayı: 56, Nisan-Mayıs 2013

ALDI BENİ BİR KORKU  Heceöykü, Sayı: 55, Şubat-Mart 2013

ÂMEDÂBİ  Heceöykü, Sayı: 54, Aralık-Ocak 2012-2013  

YOLDAYIM, YÜRÜYORUM  Heceöykü, Sayı: 53, Ekim-Kasım 2012

EKMEK ARASI  Heceöykü, Sayı: 48, Aralık 2011-Ocak 2012
 
 
Site İçi Arama
 
Üye Girişi

Kullanıcı Adı :

Şifre :

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

Kitaplar
COPYRIGHT 2010 © Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılamaz.
Networkbil.Net