Ana Sayfa Biyografi Öyküler 14/28 Ada'dan Yazılar Söyleşiler Kitaplar Hakkımda Tez Albüm İletişim
Son Eklenenler
Önerdiklerim
DEĞİŞEN BİR ŞEY YOK Heceöykü,Sayı: 87, Haziran- Temmuz 2018

 

 

Gök buruşuk. Hava sıcak. Yapışkan. Bir yağsa... Yağmayan yağmurun da rutubeti çekilir gibi değil. Hem yanıyor hem boğuluyoruz. Bu nasıl Temmuz!

“Ayol, sıkıldım! Bezdim. Sen ne sabırlı adamsın!”

“Sabır mı? Şu rutubetli sıcağa sözümün geçmeyeceğini biliyorum sadece. Yoksa çarşı hamamından beter.”

“Bırak hamamı! İçim daraldı, diyorum. Çıkalım!”

“Ben de daraldım! Çıkalım diyecektim tam, sen dedin.”

“Senden çok yaşayacağımı söylemek istiyorsan, hayır, hiç niyetim yok. Hayat yordu beni!”

“Kimi yormadı ki!”

“Sözünün hayata geçmeyeceğini bilenleri niçin yorsun?”

“Niçin yormasın!”

“Şu lanet olası hamam sıcağına bir öf! bile demedin! Ne isyansız adamsın!”

“İsyan yormaz, isyan ferahlatır!”

“Ayol, yoruldum diyorum sana! Bunun neresi ferahlık!”

“Şikâyetini tut içinde, seslendirme, anlarsın hangisinin yorduğunu!”

“Eksik olsun! Adeta hapisteyim. Gitmekten korkmuyorum artık.”

“Niye korkalım ki! Hepimiz gidiciyiz. Şu yetmişin üzerine yaşasak yaşasak bir yetmiş yıl daha yaşarız ancak!”

“Öf, bırak gevezeliği! Ev dediğin şu yerde, hem de seninle, değil yemiş yıla, yedi dakikaya bile tahammülüm yok! Bütün bildiğin, gevezelik.”

“Gevezelik mi! Vakit tamam! Bugün yarın kapımız çalınır; kim o? demeyesin, bir koşu gidip açasın diye...”

“Yeter! Hadi gidelim, çıkalım buradan!”

“Hapishaneden mi?”

Çıktılar. Kapalıdan açığa çıktılar. Eşkâl-i Zaman Caddesi eski bir cadde. Bir zamandan, isterse bir çam sakızı minnacıklığında olsun, hiçbir şey bırakılmadı üzerinde adı dışında. Atıldı da atıldı. Nerde kapıları tokmaklı evler? Salıncaklı bahçeler? Saklambaç yok, yağ satarım bal satarım yok, ne de seyyar yoğurtçular geçiyor akşamları sokaklardan. Ya bütün sermayesi elek eninde boyunda sacdan bir dolapla üç ayaklı bir eşek olan imalathanesini omzundan indirip yere kuran, bir tatlı kaşığı tozşekerini kim bilir hangi abrakadabra ile kocaman bir pamuk helva yapanlar...    

Eşkâl-i Zaman Caddesi eski ama eskimemiş bir cadde. Bütün zamanların piyasa caddesi. Zamanın değişmesi değerleri, değerlerin değişmesi yaşayışı, yaşayışın değişmesi evleri değiştirir der Ahmet Rasim. Elbette! Yalnız, zamanın zamana direndiği de unutulmaya!

Aksaray piyasaları nerdeler bugün? Üstat ne güzel anlatır: Yüzlerce araba art arda dizilir, beygirli, eşekli, yaya binlerce halk, itişip kakışarak, birbirlerine şemsiye, pabuç, bohça ile yumruk atarak gelir, bu sökülmez kalabalığın içinde sıkışanlar, ayılanlar bayılanlar, ay çocuğum ezildi dostlar! Yahut kız kayboldu, ben şimdi babasına ne cevap vereyim, diye deyip ağlayanlar olur, kızlarla oğlanların ise gayet zengin beden dilleri vardır ki iş güç bırakılıp seyirlerine çıkılsa yeridir: kaş çatma, yelpaze sallama, söz atma, fes düzeltme, bıyık burma, göz süzme, iç çekme, gülme, mendil ısırma, baş sallama, gerdan kırma, çimdik, fiske, dönüp bakma, iskambil oyununda birliyi, ikiliyi anlatmak ve kız kozu bildirmek için bir ya da iki gözü kırpma yahut dilin ucunu çıkarma, hele hele o günlerin deyimlerinden pastıra yapma, konçine oynama gibi günlük hayat rezillikleri değişti çok şükür –ki ilki kadına elle sarkıntılığı, çimdik atmayı, ikincisi de ötesini anlatır.

Değişti, evet değişti, de yok olmadı. Aksaray’dan, başta Kalpakçılar Başı ve Kuyumcular ve iç çamaşırı, gelin ve yatak takımı, mendil ve çevre satan esnafın bulunduğu Yağlıkçılar İçi olmak üzere Büyük Kapalı Çarşı’ya taşındı piyasa. Şehzadebaşı’nda Direklerarası, Beyazıt’ta Divanyolu da dönemin başka eğlence ve piyasa merkezlerinden olup Beyazıt Meydanı da Ramazan gecelerinde teravihten sonra oluşan iğne atsan yere düşmez kalabalığı ile aralarına katılırdı.

Özde değişen bir şey yok. İçinde akla gelen gelmeyen bin bir eşyanın bulunduğu ve gayet ucuza satıldığı Bazar Alman’da –sayın ki bugünün Tahtakale mağazalarında- peçesini kapalı tutan, Fransız mağazası Bonmarşe’ye girdi mi açıveriyordu. Dahası kollar inik, sallı, yarı belden yukarısı da öne eğilmiş. Bonmarşe’nin, biri Tepebaşı’na, öteki Caddeikebir’e açılan iki kapısı vardı; hanımlar ve beyler birbirlerini görmek isterlerse, biri bir kapıdan, biri ötekinden girer ve mektuplar alıp verirlerdi.

Tango sadece ağır tempolu bir Latin Amerika dansını ve bu dansın müziğini anlatmaz. Alafranga giyimli, yüksek ökçeli, aksesuarıyla ve süsü, boyasıyla mübalağalı kadının da adıdır. Kalabalıktan biri, Tango! diye bağırmasın, marş! ileri! komutu vermesin hele bir, vallahi gündoğusu adıyla bilinen o soğuk yel bile seyre koşmaca gelir, gelir ve bütün delişmenliği ile öyle bir göğüs dalaveresi yapar ki... Bütün etekler uçuşup ufak kamçı şaklamalarını andıran sesler çıkar... İnce, havâi fuların uçları birdenbire bulunduğu yeri bırakıp uçar uçar... Bir kahkaha, bir çığlık, bir tatlı dönüş ve bir türlü kapanmasını öğrenememiş ellerle bir uğraşış verilir ki insan sinemada birinin soyunmakta olduğunu düşünür.

Çıktılar. Kapalıdan açığa çıktılar. Çark Caddesi de bizim piyasa caddemiz. İhtiyar ayağıyla bile on beş, yirmi dakikada, bilemedin yarım saatte alınır bir uzaklık. Say ki bir, bir buçuk kilometre. Sağ başında diklemesine gelmiş belediye binası, yanında vaktiyle Acem Konsolosluğu olarak kullanılmış alamet bir ev, arkalarındaki boşlukta salı günleri pazar kurulur, konsolosluktan sonra da Hendeklilerin evi gelir. Caddenin sol başı paytonların bekleme yeridir; her daim çift atlı sekiz on güzel güzel paytonlar olur; fakat ekşimiş ve nemli bir kokusu vardır yerin, atlar yestehler, şar şar işer; iri iri, kara kara, gözleri lacivert camdan sinekler bir yerden bir yere uçar, konar, ne paytoncu farkındadır dehşetin, ne başkan, ne vali ne de Ankara, her şey günün rutini içindedir. O kadar ki paytonculardan sonra iplik fabrikası gelir, ekonomik ömrünü tamamladığında yıktırılıp yeri yazdan yaza sinema olarak kullanılır, seyirci de duymaz keskin kokuyu. Hayatın her şehirde böyle yaşandığı sanılır herhâl. Sinemadan sonraki ev, ahşabı kararmış bir lenduhadır, yeni zenginlerden birine aittir; devamındaki iki üç iddiasız ev esnafın olacak, onlardan sonra gelen de Arapzadelerden,  iplik fabrikasının sahibi ve şehrin en varsılı Cevat Bey’in pek zarif evidir.

Şerefiye Camii, Çark Caddesi’nin ortalarında yer alır. Bahçeli evler Şerefiye’ye kadar sağlı sollu hiç boşluksuz gelir, kanara da camiin arkasındadır, kaldırılmış olmasına karşın bulunduğu sokağın adı bugün de Kanara’dır, ne ki resmi yayınlarda Kanarya yazıldığı da görülür. Kanara diye bir yer, bir şey duymadım, Kanarya’dır o, diye düşünülmüş olmalı. Hadi, sizin yerinize ben bakayım lügate: Mezbaha, kesimevi demekmiş.

Camiden ötesi Cevat Bey’in, okula eşeği üstünde gidip gelen, Üstat lakabıyla bilinen matematik mualliminin ve şehir eşrafından kimi isimlerin sebzelikleridir; bahçıvanları vardır, bakar, yetiştirirler. Ta mesireye kadar bu böyle. Bahçıvan kulübelerinden başka tek bir yapı göremezsiniz. Merkezdeki tümen binası 1943 depreminde yıkılınca yenisi, mesireye uzaklığı üç adım bile olmayan bu yere, istimlak edilen dönüm dönüm zerzevat bahçelerinin üzerine kuruluverir. İşte ondan sonradır Uzunçarşı’nın piyasa caddesi olarak sönüşü Çark Caddesi’nin parlayışı. Bu şimdi dursun, bu ayrı bir  hikâye.

Cadde, mesirede bulunan, adını üstüne kurulduğu ve gücüyle döndüğü sudan ve çemberine dizili kovalara aldığı suyu on iki metre yükseğe çıkarıp bir ark aracılığıyla depoya aktaran bir dolaptan, dönme dolaptan alır –ki sonradan Orta Cami çeşmesine, dolayısıyla şehre verilecektir bu su.

Çark Mesiresi bizim şehrin en birinci âlem mekânıdır. Fakat âlemlerinden çok ağırladığı Türk sanat müziği şöhretleriyle anlatılır. Zeki Müren öldüğünde beş yaşında çocuk olanlar bile utanmasalar Zeki Müren diye, Hamiyet diye başlayacaklar anlatmaya neredeyse. Yani Çark’ın kendisi değil efsanesidir anlatılan. Sanırım efsane olsun için değil de örtü altında tutulmak istenilen bir şey vardır, o şey için dil böyle kullanılmaktadır. Çark, mesire değildir. Mesire diye kırlıktaki açık –yani eski deyişle duhuliyesiz- gezi yerlerine denir. Çark gazinodur. Çark içkilidir. İçki ise ayıplıdır. İçenler bile adını uluorta anmazlar, ölçüyü kaçıranlar ise evlerine payton içinde dönerlerdi o büyük gözaltı çağında. Çark uçuk kaçık bir yer miydi? Halk için öyleydi: Yazın, pazarları bugünkü Kentpark’ın –yani Zirai Donatım Fabrikası’nın- alt ucundaki ahşap iskeleye gelir, bekleyen sandallardan tentelisine biner, Fabrika’nın –Park’ın yani- üst ucunda, demir köprüde iner, yola çıkardık. Yol Serdivan yolu. Çark hem suyun adı hem gazinonun. Gazino, yolun öbür tarafında. Çark, âlem mekânı ya, şehre dönerken merakla durur durur bakardık kardeşimle; babamın kızmaları hâlâ kulağımda: “Ben size ne dedim? Sağa sola bakmayın, önünüze bakın, demedim mi?”

Mesiresi, gazinosu, âlemleri, tenezzüh sandalları ile Çark birazcık gezeleklerin, daha çok bohemlerle âlemcilerin, biraz da ehlikeyfin uğrak yeriydi; etrafında da en şöhretlisi, ahşap iskelenin az ötesindeki, hovarda ismiyle müsemma değirmen olan birkaç iş yeri vardı –ki meşin perdeleri sıkı sıkı kapatılmış paytonlar içinde getirilirdi mekânın çalışanları işverenlerince.

Çıktılar. Kapalıdan Çark Caddesi’ne çıktılar. Normalde bu yolu kullanmazlar. Adları fanfinfon, kendileri marka, çalışanları mankenler gibi davetkâr kızlar ve avcı delikanlılar olan, biri ekside, ikisi artıda üç katlı şık ve aydınlık işyerleri bulunur Cadde’de daha çok. Boş oturdukları görülmüş değil. Hele ki kadın iç ve dış giyimi satılan yerler her daim ağzına kadardır. Bunlarla Kahveler Sokağı bile yarışamaz. Ununu elemiş eleğini asmışlar için sorundur kalabalık, gençler içinse cazibe. Piyasa. Evden bazen bir acele ile çıkar yaşlı bir çift, kendini genç kalabalığın içinde buluverir. Üstüne gök buruşuk, hava sıcak ve yapışkandır, yağmur da yağmaz bir türlü. Eyvah! dersiniz, demeyin, erkek içinse hiç demeyin. Meşrutiyet İstanbul’unda ancak sinemada olabileceği düşünülen bir şeylerin alenisi iledir o şimdi. E, bu da söylenmez ki! Sokak evden iyidir yani. Şundan ki, açık hava bu, darda kalmış insana, tecritteki adamın güneşe ilk kez çıkarıldığında hissettiklerinin ne kıymetli şeyler olduğunu düşündürür. “Bu anda / Ne kavga, ne hürriyet, ne karım. / Toprak, / Güneş, / Ben... / Bahtiyarım...”

“İyi ki çıkmışız. Hem kalabalık, hem üstüme üstüme geliyor gelenler, ama dışarısı yine de evden iyi.”

“Hava sıcak, nemli. Cadde bütünüyle taş, beton. Taş da kızmış mı! İki ateş arasında gibiyiz. Yine de iyi.”

“Sıkıldım, bezdim, içim daraldı çıkalım artık demeyeydim hâlâ evde oturuyor olacaktık.”  

“Evde daraldığımız için burada açıldık.”

“Daralmadan çıksaydık..”

“Hah, işte bu: Daralmadan çıksaydık, bu defa caddede bunalacaktık. Değişen bir şey yok.”

“Diyorum ya hep: Ne isyansız adamsın.”

“Sabırlı olduğumu söylemek istiyorsan, sabırlı değilim. Hayat bu, yorar. İsyan etsen de yorar, etmesen de. Bunun farkındayım sadece.”

“Yeniden dünyaya gelsem...”

“O zamanı yaşarsın. Değişmeyen bu işte: Zamana bağımlılık.”

“Peki ya isyan, itaat, sabır?”

“Onlar da öyle; zaman, nasıl isyan etmemizi istiyorsa öyle isyan ediyoruz.”

“Yani yüreğimin götürdüğü yere git...”

“Kim gitmiş? Bu gördüklerin, bu kızlar, bu delikanlılar yüreklerinin götürdüğü yere değil, ayaklarının götürüldüğü yere gitmekteler. Eğer zannettiğin gibi olsaydı, birbirlerinin bu denli kopyası olurlar mıydı?”

“Yani ben bu gençler yaşında olsaydım..”

“Evet, zaman seni de kendine benzetirdi; onlar gibi dizden, kabadan yırtık kotlar giyerdin.”

“Aman Tanrım inanamıyorum! Olacak şey değil!”

“Sen öyle zannet! Kimse zamanın dışında kalmak istemez –hele gerisinde hiç! Kotun yırtığını giymesen düzünü giyersin, düzünü giymesen giyene özenirsin.”

“Beni şaşırtıyorsun! Gevezelik desem değil, ama ürkütücü. Baştan böyle değildin, böyle olsaydın seninle evlenmekten korkardım.”

“Baştan hiçbir şey değildim. Adımlarımızın götürüldüğü yere gidiyor, yüreğimizin götürdüğü yere gittiğimizi sanıyorduk.”

Çark Caddesi’nden çıktılar –farkında değiller. Uzunçarşı’ya paralel, Kunduracılar İçi diye bilinen bir çarşı ve yine paralel birkaç çarşı daha vardır; az ötesi Soğanpazarı, arkalarında Aynalıkavak Çarşısı, Pirinçpazarı... Gençliklerinin gölgeli şehrinde, bilincinde olmaksızın gezdiler. Serinlediler. Kunduracılar’dan çıkacakları sıra Dönerci Ömer’i görüp girdiler ki öğretmenliklerinin ilk yıllarında öğrencileri olmuş, hocalarından olsun olsun nihayet dört, beş altı yaş küçük, adeta yaşıtları, eş dost, komşu, tanıdık hemen herkes orada... Kucaklaştılar. Anlattılar. Konuştular. Hasret giderdiler.

Erkek, toprağa basmış, saygıyla oturmuş gibi oldu. Kadın için ise o gün yıllardan 1971, aylardan Ocak, Ocak’ın da 16’sı idi sanki.

 

Diğerleri

DEĞİŞEN BİR ŞEY YOK Heceöykü,Sayı: 87, Haziran- Temmuz 2018

İÇ İÇE Karabatak, Sayı: 36, Ocak-Şubat 2018

KİTAPÇI Heceöykü, Sayı: 86, Nisan-Mayıs 2018

NEYSE Karabatak, Sayı: 27, Temmuz-Ağustos 2016

KADINLAR Heceöykü Sayı: 73, Şubat-Mart 2016

TENEKESİNE Heceöykü, Sayı: 72, Aralık 2015-Ocak 2016

BEDEL Heceöykü,Sayı: 70, Ağustos-Eylül 2015

YUSUF Heceöykü, Sayı: 69, Haziran-Temmuz 2015

OYBİRLİĞİYLE Heceöykü, Sayı: 68, Nisan-Mayıs 2015

MUZAFFER AĞBİ'M Heceöykü, Sayı: 67, Şubat-Mart 2015

KONUŞMAK NİYE? Heceöykü, Sayı: 64, Ağustos-Eylül 2014

ANNESİYDİM  Heceöykü, Sayı: 62, Nisan-Mayıs 2014

KÜTÜPHANE  Heceöykü, Sayı: 61, Şubat-Mart 2014

ATEŞLE BARUT  Heceöykü, Sayı: 60, Aralık 2013-Ocak 2014

MERHAMET  Heceöykü, Sayı: 59, Ekim-Kasım 2013

VASİYET  Heceöykü, Sayı: 56, Nisan-Mayıs 2013

ALDI BENİ BİR KORKU  Heceöykü, Sayı: 55, Şubat-Mart 2013

ÂMEDÂBİ  Heceöykü, Sayı: 54, Aralık-Ocak 2012-2013  

YOLDAYIM, YÜRÜYORUM  Heceöykü, Sayı: 53, Ekim-Kasım 2012

EKMEK ARASI  Heceöykü, Sayı: 48, Aralık 2011-Ocak 2012
 
 
Site İçi Arama
 
Üye Girişi

Kullanıcı Adı :

Şifre :

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

Kitaplar
COPYRIGHT 2010 © Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılamaz.
Networkbil.Net