Ana Sayfa Biyografi Öyküler 14/28 Ada'dan Yazılar Söyleşiler Kitaplar Hakkımda Tez Albüm İletişim
Son Eklenenler
Önerdiklerim
"GÜNDEM, EDEBİYATIN GÖREVİ DEĞİL" Karabatak, Sayı: 39, Temmuz-Ağustos 2018

Necati Mert: “Gündem, Edebiyatın Görevi Değil”

Röportaj: Bünyamin Demirci

Fotoğraflar: Serkan Akdeniz, Necati Mert arşivi

 

Hikâyelerinizde sıklıkla karşılaştığımız bir dede karakteri var. Nedir bu dedenin sizdeki yeri?

Doğru, var. Benim dedemdir. Onun evinde dünyaya geldim. Dedem ben doğduğumda tam 53 yaşında. Bu yaşların dedeleri kolay sevilir. Torunlarına ana babanın ayıramadığı zamanı ayırır, onlarla gezer, oynar, şakalaşırlar. Hele ki aynı evi paylaşıyorlarsa, bu karşılıklı sevme, sevilme kat üstüne kat alır. Mindere, halıya, kilime, şilteye sığar pek çok oda oyunu bilirdi dedem: El el üstünde kimin eli var? Giriş çıkış... Güreş bile tutuşurduk. Sonra, kelimeleri kaydırır, bozar, hatta kelime uydurur, onlarla hayali seyahatler bile yaptırırdı bana. Kur’an’ı eline alır, beni dizine oturtur, hangi satırda, hangi kelimede olduğunu baş hareketinden izlememi ister, arada da “Nerdeyim?” diye, sorar, her gösterişimde de kucaklar öperdi. Kimi akşamlar konu komşu toplanırdı bizim eve, hazıruna halk hikâyeleri anlatırdı. Çorumluydu. Adapazarı’na askerlikten sonra gelmiş galiba. Buranın yerlisine “Manav” deriz, onlardan birinin Şerife adlı kızıyla evlenmiş. Kunduracıydı, meyve bahçeli evinden başka çarşı içinde mağazası, Erenler’de bağı vardı. Dindardı, mümindi. Toprakla ve ticaretle haşir neşirdi. Hacca gitti geldi. Oralardan anlatır, anlatırdı. Allah’ı ve ahreti toprakta görür, ticareti de bu terbiye ile yürütürdü. Yürürlükte olanı zorlamayan, onun dışına çıkmayan bir düşünüşü vardı. Babaannem, bunları bilmez, fakat teslimiyeti sorgusuz, sualsiz olup daha kavidir. Zaten bu ölümlü dünyada da dedemin kubbesi altında, ona inanmış, güvenmiş, kendi hâlinde bir güvercindir o. Güvercin, benim benzetmem değil, dedem de zaman zaman böyle seslenir babaanneme.

 

50’li yaşların dedeleri için kolay sevildiklerini söylediniz, biraz açar mısınız?

Dünya gailesi –üç aşağı beş yukarı- 50’li yaşlara kadar sürer. Kazanılan kazanılmış, edinilen edinilmiş, hırs törpülenmiştir. İnsan artık ölümü, hatta sonrasını, hatta hatta geleceğe nasıl kalınacağının yollarını düşünmeye, aramaya başlar. Torun, dedeye bu fırsatı verir. Ya da şöyle: Dedeyi geleceğe torun taşır. Dede – Torun sevgisinin altında bu ödeşme var. Ancak bu sevgi dededen sağlıklı beden ister; 50’li yaşlar bunu verir; 60’dan sonra ise gücünü yitirir dede, torunla oynaşmayı göze alamaz. 60’dan sonra ise birbirlerinin farkına bile varmazlar. Bir de sevilmeyen dedeler vardır. Annemin babası bunlardandı mesela. Yalanı, palavrası boldu. Oyun kurmaya gücü yoktu, ama kurmaya kalkardı.

 

Sorgulamayı dedenizden öğrendiğiniz sonucuna varabilir miyiz buradan?

Yaptığı sorgulama değil de akla vurmaktı galiba. İnsan inanır çünkü. Hem inanır hem akla vurur. Babaannem inanırdı sadece. Konuşmazdı da. Sıkıştırıldığında çok çok “Her şey çok güzelmiş zamanında, ah! ah! Kur’an düzeni yine olsa!” derdi. Dedemden böyle bir laf hiç duymadım. Örnekle, istiareyle anlatırdı o. Bağdaşını kurar, beni dizine alır, kulağıma kösteklisini tutar, “Ne diyor?” diye sorardı, “Tik tak, tik tak!” derdim; o zaman saati, belli bir ritimle sallar, ritme uyup ben de sallanmaya başladığımda, “Hayır!” derdi, “Öyle demiyor, ‘Allah, Allah!’ diyor.” Yol almaya böyle başladım ben, o çocuktan bana bir şeyler geçmiştir elbette, ama bunlar hangileridir, hikâyemde ne kadarı kullanılmıştır, bunu bilemem.

 

Peki dededen çocuğa geçelim. Çocuk deyince aklınıza neler geliyor? Çocuğun sizdeki tanımı nedir?

Çocuk deyince akla güzel şeyler gelmeli. Benim gelmez. Babam babasıyla ters düştü, bir şubat akşamı dede evinden ayrıldık. Okula yeni başlamıştım, işte bütün çocukluğum bu yedi sekiz yıldır. Sonrası hep eziyet, hep eziyet.

 

“Mustafa’nın Karesi” hikâyesindeki gibi…

Tıpatıp değil, ama temelde öyle. Toparlanmamız, annemin de desteğine rağmen on, on iki yıl sürdü.

 

Fakülte yıllarınız?

Fakülte yıllarım, ülkenin 12 Mart’a ittirildiği yıllara rastlar; bu hazırlık 1968 Mayıs’ında fakülte işgalleriyle yükseltilir; Ankara’daki ilk işgal de  DTCF’de olur. Zincir çekilir, giriş çıkış yasaklanır, Haziran sınavına giremeyiz. Politikaya kapalı değilim, okuduklarım var, siyasallaştığımı da görüyorum; ama Ankara yıllarımda sinema, tiyatro ve edebiyat öndedir hep. O hengâmeden kıl payı kurtuluşum bundan belki. Bilemiyorum.  

 

Fakülte sonrası?

1968 Eylül’ünde mezun oldum, Kasım’da Adapazarı’nda, okuduğum lisede öğretmenliğe başladım. Ne ki Adapazarı küçük, Ankara’da görülmeyen solculuğunuz Adapazarı’nda kolay görülüyor, dahası komünizme kadar da götürülüyor. 12 Mart döneminde (1971) bir süre tutuklu kaldım; öğretmenliğe döndüğümde de bin bir soruşturma geçirdim, Aralık 1972’de bakanlık emrine alındım. 28 yaşındayım. İlk yedi sekiz yılım lezzetlidir, devamını hiç sorma.

 

 Çocukluktaki lezzetin sebebi neydi hocam? Yani ne oldu ne değişti…

Bu yedi sekiz yılı tekrar tekrar yaşamak isterim. Fakülte yıllarım da iyidir, tadı damağımdadır hâlâ; ama daha iyi olabilirdi, yap(a)madıklarım vardır. Oysa o yedi sekiz yıl benden hiçbir şey istemedi, beklemedi, hatta hep bana verdi. Çocuk dünyamı dolduracak ne çok şeydi onlar, hepsi de dedemde saklı idi, çıkardıkça sevinir sevinirdim. Sonrası öyle değil. Sonrasında hep dayak yedim. Evde yedim, sokakta yedim, devletten yedim. Gerçek anlamıyla da mecaz anlamıyla da yedim. İki oğlum var; annemin, babamın yanlışlarını yapmamak için çok dikkat ettiysem de, özellikle büyük oğluma yanlışlarım oldu, ona boynum büküktür. Hayır, mesele dayak değil. Hiç dövmedim onları, ama “Dövmekten beter ettin, keşke dövseydin!” der küçüğü bugün bile. Büyüğü Dubai’de. Onun da iki oğlu var. Her cuma görüşüyoruz. Bir yıldan önce olmuyor, çok zaman bir yılı da geçiyor, uygun bir zamanda geliyorlar. Hayat bu! Ödeşir. Ne diyorduk?

 

Çocuk...

Doğru! Çocuktan nerelere geçtik. Şunu yap, şunu yapma demenin faydası yok çocuğa.  Normları, kırmızıçizgileri sevmez çocuk. Öğüt, yasak dinlemez. Dosdoğrudur. Kral çıplaksa “Kral çıplak!” der. Anneye, babaya düşen, çocuğa ortam hazırlamaktır. Bu ortamda gördükleriyle yetişir çocuk. “Kitap oku!” diyerek çocuğu kitaba yönlendiremezsiniz; mühendisliktir bu; çocuk bunu reddeder; ama ev okuyan bir evse çocuk da kendiliğinden okur. Hayattan şu yetmiş küsur yıl içinde çok ders aldım, şu ikisi genç evlilere hediyem olsun: Didişmeyin, birbirinizi tadını çıkarın; ikincisi de,  çocuklara sakın hata yapmayın, çünkü unutmuyorlar hem de çok çabuk büyüyorlar, ilginçtir gözlerinden hiçbir şey kaçmıyor, her birini de anlıyorlar.

 

Eşinizle ilgili bir soru sormak istiyorum. Sizinle her karşılaşmamızda yanınızda görüyorum. Eşinizin yolculuğunuzdaki yeri nedir, nasıl etkiledi sizin edebiyat yolculuğunuzu?

Eşim de Adapazarlı. Sokaklarımız arasında başka sokak yok. Evlerimizin arası kuş uçuşu, en fazla elli metre. Aynı lisede okuduk. Ne ki Neclâ benden önce bitirdi liseyi. Hâliyle fakülteyi de. İstanbul Edebiyat’tan mezun; ilk öğretmenliği Uşak’ta, iki yıl. 1968 Haziran’ında Adapazarı’na geliyor, Ankara’dan benim gelişim de beş ay sonra. İki edebiyatçı buluşuyoruz. Ben liseden biliyorum Neclâ’yı, ama o... Nişanlanır nişanlanmaz anlattığı bir hikâye var, hatırladıkça güleriz. Kontenjanların, kayıt için başvuran öğrencilere yetmemeye başladığı yıllar.... Her fakülte alacağı öğrenciyi, kendi amaçlarına uygun düzenlediği sınavla belirler. Bunun için de öğrenci kaç fakülteye başvuracak ise o kadar dilekçe, nüfus sureti, ikametgâh belgesi ve en az da beşer adet vesikalık fotoğraf vermek zorundadır. Neclâ’ın kaydoluşu böyle. Ertesi yıl, her üniversitenin kendi sınavını kendisinin yapması dönemine geçilir. 1963’te benim kaydoluşum da böyle. Neclâ beni okuldan hatırlamıyor, ama babamın kim olduğunu öğrenince ne hatırladığını nişanımızın hemen ertesinde anlattı. Bizim fotoğrafhaneye gelmiş, vesikalık çektirmiş, elli, altmış kadar da çoğalttırmış. Babam anlamış niçin çektirildiğini, “Sınıfta kalmasaydı bizim teres de girecekti sınavlara” yollu şikâyette bulunmuş mu müstakbel gelinine. Beni “o fotoğrafçının oğlu” diye bilmiş Neclâ. Düğümümüz kavi.

 

Neclâ Hanım’ın kişiliğinden, yolculuğunuzdaki yerinden de söz etseniz...

Neclâ’nın dikkatini edebiyata düşkünlüğüm çekmiş, demesi böyle. Boşnaklar güzeldir, medenidir, hür düşüncelidir. Bu bağlamda milletinin örnek insanıdır Neclâ, bunun da farkındadır, kendini yabancıya karşı koruduğu gibi, ailesini ve yakınlarını da korur. Bu koruma ve sahiplenme duygusu ailesinin soy isminin “Soysev” olmasından mı gelir? Belki. Ama gayet kontrollüdür. İyi bir eştir. İyi bir annedir. İyi bir öğretmendir. Gizlisi saklısı yoktur. Haksızlığı sineye çekmez, lafını esirgemez. Avukat olsaydı, her davayı almaz ama aldığı her davayı da kazanırdı.

Öğretmenliğimin ikinci ayı falan. Zil çaldı, yazılı yapacağım diye oyalanmadan sınıfa çıktım. Öğrenciler, “Yazılıyı blok yapalım” dediler. Sonraki dersim de aynı sınıfa; “blok” iki dersin teneffüse çıkılmadan kullanılması demekmiş. İyi de usulde bu var mı, müdürden sorup öğrenmek için sınıftan çıktım, derslere giden öğretmenlerle karşılaştım merdivenlerde, Neclâ da aralarında. Telaşımı görünce durdu, nedenini söylediğimde uyardı: “Her şey müdüre sorulmaz, blok yapmak istiyorsanız yapın!”

Yine stajyerim, kıdemli bir öğretmen, öğrencinin aldığı en düşük notla en yükseği arasında bir notun karne notu olarak verilebileceğini, not ortalamasının şart olmadığını söylüyordu bana. Neclâ’dan uyarı: “Söylenen doğru, ama sorulduğunda neden ortalama almadığınızı açıklamanız şartıyla. Bu da kanaat notuyla aşılır. Öğrenciye kanaatiniz notlarının üstündeyse mesele yok, öğrenciye gıyabında sözlü notu verin. Ama kanaatiniz oluşmamışsa, oluşması için öğrenciyi mutlaka sözlü sınava alın.”

Korkut ilkokula henüz başlamamış, üç tekerlekli bisiklet aldık; “Şunlar pedal, yukarıda olana basacaksın önce, yukarıya öteki geldiğinde de ona. Durmayacak, sürekli yapacaksın bunu, böylece hareket sağlanacak” diye başladım pedalın nasıl çevrildiğini, bisikletin nasıl sürüldüğünü anlatmaya. Fakat olmuyor. İkisine birden basıyor Korkut. Gitmiyor bisiklet. Ben zorladıkça çocuk daha da şaşırdı. Bereket Neclâ yetişti, çocuğun bir ayağını bir pedala bastırdı eliyle, sonra öteki ayağında gösterdi nasıl basılacağını, az da hareketlendirdi. Oh be, ne kolaymış bisiklete binmek!

Bende Neclâ’daki pratiklik yoktur. Lafa laf çatamam. Beceriksizimdir de: Conta değiştiremem. Menemen yapamam. Makarna bile pişiremem. Onun kadar dobra da değilim. Bunların öğrenilmesi çok mu zor diye düşünülebilir. Benim için öyle. Zor. Neclâ’nın demesine göre, günlük hayatın kimi işlerini hafif buluyor, küçümsüyormuşum. Beceriksizlik değilmiş bendeki, ilgisizlikmiş. Dünyam, varsa edebiyat yoksa edebiyatmış. Zaman zaman Cahit Sıtkı’dan mırıldandığı dizeler bu açık eleştiriyi metaforik dille galiba mistifiye eder: “Bilsen! Ben hangi âlemdeyim, sen hangi âlemde! / Aklından geçer mi dersin aklımdan geçen şeyler? / Sanmam. Yıldız ve rüzgâr payımız müsavi değil / ... / Vazgeç kardeşim, ayrıdır bindiğimiz gemiler!”

Dobradır Neclâ. Öğretmenliğimin 1968 Kasım’ında başladığını söylemiştim. 71 Ocak’ında –tam iki yıl sonra- yüzükleri taktık, aynı yıl hem tutuklandım hem salındım, Ekim’in 3’ünde de evlendik.  İki yıl boyunca birbirimizi izledik; ilgimiz karşılıklıydı ve ciddiydi. Ama öyle miydi gerçekten? Yanılmış olamaz mıyım? Ortak bir arkadaşımızdan bunu öğrenmesini, belki aracılığını da istedim. Bendeki de kafa! Her şey ortadayken... Neclâ’ya, “Hemen cevap verme, bekle, düşün!” uyarısıyla açıyorlar konuyu; o ise, “Düşünülmemiş bir şey değil ki bu. Neden düşünülmemiş gibi yapayım!” diyor. Tabii ya, böyle olur bu. Dobra dobra. 

 

Yazarlığınızdaki yeri?

Kendimi bildim bileli dilimde yazmak var. Ama yazı’dan, yazmak’tan anladığım ne? Ders kitapları, monografiler, takvim yaprakları, hayat hikâyeleri falan. Bunun yerini tiyatronun alması ortaokul yıllarımla, edebiyatın alması da 12 Mart’ladır. Yani evliliğimle. “Yazacam, yazacam!” diyorum ama öğrenciliğimde iki hikâye, öğretmenliğimin başında kısa bir oyundan başka bir şeyim yok; onlar da zaten gün yüzüne çıkmamış. Her “Yazacam!” deyişimde Neclâ da, “Hadi yaz da okuyalım” diyor. Fakat eksiklerimi görüyor, gidermek için neler yapmam, neler okumam gerektiğini düşünüyor, boyuna okuyordum. Ne kadar tekrar ettiysem “Yazacam, yazacam!” diye, Neclâ bunalmış, “Yaz, neden yazmıyorsun?” diye sıkıştırdı bir gün; ben hâlâ, “Bilmediklerim var, okumadıklarım var!” bahanesindeyim, patladı: “Ne kadar biliyorsan o kadar yaz; öğrendikçe yenilerini yazarsın.” İlk hikâyem “Mustafa’nın Karesi” öyle çıktı: (Yansıma, Sayı: 7, Temmuz 1972)   

İlk okurum, ilk eleştirmenimdir. Çok didiştik. Yazdığımı ona okurdum önce, “Olmuş mu?” derdim. “Hadi bu sefer beğeneyim, iltimas edeyim” dediği olmazdı hiç. Bunlar az nimet midir? On, on beş yıl öncesine kadar böyleydi; yazdıklarıma artık güveniyor galiba, yayımlandıktan sonra okuyor. Belki de yoruldu. Kendisine yeterince yardımcı olmadığım için alındığı bir gün şöyle deyişi var çünkü: “Edebiyata düşkünlüğünle sevmiştim seni, ama bunca düşkünlük beni neredeyse edebiyattan soğutmak üzere!”

 

Babanızdan bahsettiniz, annenizin çok sözü geçmedi; şehre geçtikten sonra nasıl bir hayatınız oldu, nasıl bir evdeydiniz?

Bizim köy hayatımız yoktur, dolayısıyla şehre geçmişliğimiz de. Onlar hikâyede. Babam edilgendi. Bizi dede evinden çıkaran, babam değil annemdir aslında. Amcamın kızı da, amcamlarla değil bizimleydi; kayınvalidesiyle, eltisinin kızıyla aynı evde oturmak istemedi annem, babamı bu yönde işledi, çıktık. Çıkmasaydık ben bugünkü ben olmazdım, bu kesin. Sanat Okulu’na yazdırılırdım, bir fabrikaya verilirdim. Ne bileyim, çarşı içinde, devletin istediği kafada yetişmiş bir zanaat adamı olurdum belki. İşçi olmak, esnaflık yapmak, kötü bir şey mi, değil. Ama olmak istediğim de değil. Bugünümü yaşamak için dünyaya geldiğimi düşünürüm ben. Oysa böyle bir şey yok. Nihayetinde ben rüzgârın önünde bir yaprak. Sürükleniyorum. En çok da annem sürüklüyor. Mahallemizin ilkokuluna gitmedim ben. Adapazarı’nda şehir merkezinde daha çok eşraf ve memur çocuklarının gittiği Sabihanım İlkokulu vardır, annem hırs yaptı, o okulun öğrenci aldığı mahallede oturuyormuşuz gibi ikametgâh çıkarttı, oraya yazdırdı beni. Sınıftakilerden ayrı bir sınıfın çocuğu olduğumu daha ilkokulda hissettim. Çok acıydı. Diyeceğim, bugünümü ben seçmedim; ben bugüne sürüklendim. Şimdiki yerimden şikâyetim yok. Ama bunu ne anneme ne babama borçluyum. Onlar sadece sürüklediler; kendimi oldurmak için çabalarken yanımda değildiler. Yorgun düştüm. Dede evinden ayrılmakla, iyi ettiğimizi düşünüyorum zaman zaman. Fakat ayrılmasaydık, çektiğim çileleri de çekmezdim galiba. Orada hayat daha sakindi.

 

Nasıl çile? Biraz açsanız.

Sadece ben değilim çile çeken; babamınki de çileli bir hayat. Babam, başlangıçta kunduracı. Babasıyla. Mağazanın üstünde, işlikte, tezgâh başında kalfalarla birlikte çalışırmış. İmalatı bırakıp malzeme satıcılığına geçiyorlar sonra, ben bu dönemlerini bilirim. Fotoğrafçılık, onun amatör uğraşısı. Geçim kapımız olması, kiracılık dönemimizdedir. Yaz kış, yağmur çamur demedi, parktı, köydü, topçu alayıydı, öğretmen okuluydu vb motosikletiyle oralara gitti, fotoğraf düşkünü müşteri kovaladı. Çok çalışıyordu. Çalıştığı kadar kazanıyor muydu? Hayır.  Bu beş altı çileli yılın ardından dükkân açtı, peki hayatımız kolaylaştı mı? Yine hayır. Biz kendi yağlarıyla kavrulan ailelerden idik. Babamın kazandığı ile Adapazarı dışına çıkamaz, yükseköğrenime geçemezdim. Annem, evet, bizi bu çileli yola soktu; kendine düşeni yapmadı, dersem yalan olur, fazlasıyla yaptı. Daha dede evindeyken, gezmeye giderken babamın Fransız malı, körüklü, Kınax marka fotoğraf makinesini yanında götürürdü. Ola ki meraklı bir kadın, kız çıkar, boy bir fotoğrafı alınsın isterdi. Terzilik de yaptı annem evde, çorapçılık yaptı. Bugünkü bolluk yok, yırtılan, delinen, kimi yerleri incelip eriyen çoraplar yamanır, onarılır tekrar giyilirdi. Çorap makinesi aldı annem: Çorabın tabanı erir, topuğu delinir önce, koncu sağlamdır. Annem çorabı bilekten keser, makinenin iğnelerine ilmek ilmek geçirir, masuralarda renk renk iplik vardır, onların en uygunuyla konca topuk, taban, burun örer. Bu, zengin işidir. Yamasızdır. Bayramda bile giyilir. Fakülteye başladığımda annem işi büyütmüş, örgü makinesi almış, yelek, hırka yapmaya başlamıştı. Ankara’dan döndüğümde, kardeşimleydi, ince ip işleyen bir makine daha almış, Tahtakale tüccarına çalışıyorlardı.  

 

Bu sorularla bir şey yapmaya çalıştım. Dedenizle yola çıktık, anneniz, babanız, çocuklar, eşiniz derken ailenizi ve sizi tanımak istedim. Ama ailenizden bir karakter gibi yer alan, Necati Mert dendiğinde hemen akla gelen, kitabeviniz Gelişim’den bahsetmek istiyorum. Bu isimle anmak daha çok hoşuma gidiyor, namı diğer Memleket Kitabevi. Sizinle bütünleşmiş bir mekân, bu çok önemli bir şey. Nedir Gelişim Kitabevi’nin hikâyesi?

12 Mayıs 1973’te başlayan bir hikâyedir. Bir arkadaşımla kurduk. İki üç yıl kadar birlikte çalıştık, aramıza kardeşim katıldı bir ara, onunla ortaklığımız yedi yıl kadar sürdü, 1982’den beri dükkân benim üzerimde. Adı, kurucu ortağın oğlunun adını taşıyordu başlangıçta: Tansel. Ondan ayrılınca Gelişim yaptık. 2013 yılında, bu dükkânın kırk yıllık hikâyesini anlattığım kitap çıktığında, kitaba verdiğim ad: Memleket Kitabevi dükkânın yeni adı sanıldı. Bundan sonra ne olur, bundan sonrası olur mu dükkânın, bilemiyorum. Dükkânların, esnaflığın geleceği yok; üstelik yok olma süreci de hızlandı, beş yıldır önceki yılın işini yapamadan sürdürüyoruz kitapçılığı. Parkinson olduğumdan beri dükkâna günde en fazla iki saat kadar uğruyorum. Dükkânı küçük oğlum Emre yürütüyor şimdi. O genç, hem güler yüzlü ona rağmen olmuyor. Çok isterdim bu dükkân beni emekli ettiği gibi Emre’yi de etsin. Bu galiba olamayacak. Bu çok acı. Çünkü kimi yerler herhangi bir yer değil, mekândır. Bir kahve, çarşı içinde bir dükkân olabilir orası. Yeter ki kitabın konuşulduğu yer olsun. Bu yüzden “mekân” dendiğinde kitabevleri gelir hemen akla. Oysa her kitabevi de mekân değildir. “Mekân” işlenmiş, yani oldurulmuş yerdir. Doğal’ı olumlu manada kullanırız genellikle. Hayır, doğallık, el değmemişliği anlatır. Doğduğu gibiliktir bu. İlkelliktir. Kişi doğar, nefes alır verir, büyür, konuşur vs. İnsan olmaya yetmez bu. Kişinin kendisine, bedenine, aklına fikrine kendisinin kattıklarıdır onu insan yapan. İşlenmemiş bir yer veya bir insan, işlenmemiş bir akıl gibidir. Çocuklar ağızlarıyla düşünürler mesela. Ağızla konuşulur oysa, yani konuşma düşünce değildir. Biraz daha büyüyünce çocuk kafasıyla düşünmeye başlar, kafayla da düşünülmez! Ne zamanki çocuk beyni anlar, beyinle düşünmeye başlar, beyinle fikrini, eylemini koyar, işte düşünme odur. Düşünmek beyinle ilgilidir, o da öyle markette, AVM’de satılır bir şey değildir. Gayret gerekir. Gayret sarf edilmiş yerlerdir mekânlar. Oralarda her düşünceden, her milletten, her tabiattan insanlar: okurlar, yazarlar, öğrenciler... birbirleriyle buluşur, tanışır, konuşur, birbirlerini etkiler, birbirlerinden etkilenirler. Eğer bir kitabevi işlenmişlik özelliği taşıyorsa yeri mekânlaştırmıştır. Sadece kitapevleri değil başka yerler için de geçerli bu. Mesela Ahmet Yaşar Ocak’ın babası manifaturacıymış, kumaş satıyormuş fakat onun dükkânı oranın okuryazarları, entelektüelleri, gayretlileri tarafından ziyaret edilen bir yermiş. Mekânmış. Bizim dükkân da öyle. Mekânın kapanmasıyla bir dönem yok olur. Sıkıntı buradadır. Böyle yerlerin, tarihi evler gibi korunması, yaşatılması lazım. Bir dönemim sosyopsikolojisini veren her şey korunmalıdır. AVM’nin korunacak tarafı yoktur. Kentlerin korunacak tarafı yoktur. Mekân olmuş dükkânın vardır. Şehrin vardır. Taşın korunacak tarafı yoktur, toprağın vardır. Günümüzdeki yozlaşma betonla, hasretimiz toprakla anlatılır en iyi. Toprağa hasretiniz içten ise, defter AVM’de aranmamalı.

 

Memleket Kitabevi’ni niçin yazdınız? Amacınız neydi?

Hikâyem Adapazarı’nı yazarken aklıma düştü bu kitap. Yayımevi “yazar ve şehri” ekseninde bir kitap istedi. Gördüm ki bunlar iç içe. Birbiriyle etle tırnak olmuşlar. Aynı şey bir dükkân için de geçerli. Hele bir de bir kitabevi, 40 yıllık bir kitabevi ise orası... Bu kitap bizim dükkânın hayat hikâyesi. Sadece bu mu?  Aynı zamanda, Kurtuluş Kayalı’nın da dediği gibi: benim hayat hikâyem, şehrimin hayat hikâyesi, ülkemin hayat hikâyesi… Ben ne gördüysem dükkânım da onu gördü. Türkiye neler yaşadıysa dükkânım da onu yaşadı. Taciz, tehdit, saldırı, bomba... Adı bu yüzden Memleket Kitabevi. Şöyle ki “kitabevi” imgedir; “memleket” bu imge üzerinden anlatılır.

 

Ben yine sırayı takip edip, adınızla bütünleşen ve hikâyelerinizin bir karakteri haline gelen Adapazarı’na getireceğim sözü. Ama bu sizi yerel bir yazar yapmamış, Necati Güngör sanırım böyle diyordu. Sizi yerel değil yerli bir yazar olarak görüyoruz. Mesela hikâyelerinizde darbeyi anlatıyorsunuz ama darbe burada doğrudan anlatılmıyor, seziyoruz, darbe kurgunun bir parçası olarak yer alıyor. Adapazarı’nı da böyle bir karakter olarak görüyoruz. Bu yüzden yerellik kalkıyor. Neler söylemek istersiniz Adapazarı hakkında?

Doğru. “Köprü”de darbe öncesi vardır. “Park” 27 Mayıs’la ilgilidir. “Zamansız” da kentsel dönüşümle. İçinde bunların da bulunduğu başka bir şeydir anlatılan. Siz de darbenin, kentsel dönüşümün imgeleştiğini, araç olduğunu, kişilik kazandığını söylüyorsunuz sanırım. Katılırım. Yerel ile yerlilik arasındaki fark için Kagan’dan kalkarak şunları diyebilirim: “Yerel”, belli bir yere ait olmayı anlatır. Örneğin, Adapazarı’nın anlatıldığı bir roman, Beşköprü’den, Hendek’ten öteye gitmiyor, Adapazarı’nda kalıyorsa yerel’dir. Yazar –örneği sürdürelim- Adapazarı’nı, başka yerlerin insanlarınca da paylaşılır bir içerikle anlatmalıdır. Zaten sanatın olmazsa olmazıdır özel-genel. Ya da şöyle: Tikelde tümeli görmek. Peki, “yerlilik” bu mudur? Hayır. “Yerlilik” konu, kişi, mekân, duygu, düşünce vb bakımından ülke geneliyle buluşmayı anlatır. Millî olmadan evrensel olunamaz mottosu şöyle mi olmalı acaba? Yerli olmadan evrensel olunamaz. 

 

Adapazarı, Sakarya meselesi var galiba bir de?

Var. Resmi yazışmalar dışında ben Sakarya’yı kullanmam. Çünkü Sakarya diye bir şehir yoktur. 1954 yılında Sakarya adıyla bir il kurulur. Türkiye genelinde merkez ilçesinin adı dışında bir adla kurulmuş birkaç ilden biridir. Neden böyle olmuş? Burası isyanlarıyla meşhur bir yer, isyanları unutturmak için Sakarya Meydan Muharebesi’nin adı kullanılıyor sanırım. İyi de bu muharebeyle de ilgimiz yok bizim. Çünkü Yunanlılar Adapazarı’ndan gittikten sonra oluyor Sakarya Savaşı, o da Polatlı taraflarında oluyor. Şehrin geçmişi Sakarya üzerinden temize çekiliyor sanki. İl adımızın Sakarya olmasını depreme kadar sorun etmezdik. Sorun depremle başladı. Adapazarı, depremle birlikte bu adla büyükşehir statüsüne alındı önce; öteden beri köy, belde, belediye olarak Adapazarı merkez ilçesine bağlı Erenler, Serdivan ve Arifiye de Adapazarı Büyüşehir’in yönetim alanındaydı yine. Ancak ilin tamamı büyükşehir statüsüne alınırken büyükşehirin adı da değiştirildi Sakarya Büyükşehir yapıldı. Yapılan bir şey daha var: Adapazarı’nın köyü, beldesi bildiğimiz Erenler, Serdivan ve Arifiye de ilçe artık. Adapazarı da öyle. Peki Sakarya nerde? Yok. Bu dört ilçenin birlikte Sakarya olduğunu, Sakarya ilinin merkez ilçesi olduğunu sananlar var. Yanlış. Dört ilçeli merkez olur mu? Ya da şöyle: Dört ilçeli şehir olur mu.   Yahut da şöyle: Büyük şehir, “büyükşehir” midir? Veyahut da: Her büyükşehir, “büyük şehir” midir?

 

Bazı yazarlarda dikkatimi çeken bir şey var: Duruş. Bu çok etkili bir duruş fakat! Sessizdirler ama duruşları hep hissedilir. Mesela Hüseyin Su hocamda görüyoruz bu duruşu, ben sizde de görüyorum bunu. Necati Mert deyince, dünya görüşü, ideolojik bakışı, öykücülüğü hepsi bütünleşip bir duruş ortaya çıkartıyor. Sanırım zamanla oluşan bir şey bu. Necati Mert’in solculuğu, dünyaya yaklaşımı, fikir dünyası, “duruşu” nasıl oluştu, nasıl bir yoldan geçti?

Evet, Hüseyin Su, doğru bir örnek. Kendim için bunu söyleyemem. Sen demişsin, teşekkür ederim. Yalnız, yüzleşmeyi severim. Yanlışlarımı gizlemem; anlatılmaması gerekenleri bile anlattığım olur galiba. Hikâyem Adapazarı’nı okuyan yakın dostlarımdan biri, “Yahu Necati Ağbi her şeyini anlatmışsın” demişti. O kadar da değil. Demek, çok kişi bu kadar da anlatmıyor. Yüzleşmiyoruz. Dolayısıyla doğrularımız olmuyor. Duruş edinemiyoruz.  Yaptığımız sadece şu: Devleti gözetiyor, onun istediği biçimde duruyoruz; bunu da duruş sanıyoruz. 1950’li, 60’lı yıllarda taşranın yeni zenginleri, babalarının, nüfus cüzdanlarından sökülmüş, silik soluk vesikalıklarını babama getirir, büyültülüp çerçeve edilmesini isterlerdi. O vesikalığın 18x24’ü de silik soluk bir şey olurdu elbette. O zamanlar resim kalemi, silgi, jilet vb araç gereçle çalışan karakalemciler vardı, resimleri alır, onlara götürürdük. Adam silik yerleri, üzerinden kalem geçirerek tamamlar, soluk yerleri canlandırır, hatta bu eski zaman insanına kravat bile takarak onu Cumhuriyet çocuğu yapıverirdi. Niçindi bunlar? O yılların türedileri çerçevelenmiş bu karakalem takviyeli fotoğrafları alır yazıhanelerine asarlardı, mağazalarının öteden beri “muasır medeniyetçi” olduğu sanılsın için. Bunlar hoş şeyler, hatırladığım iyi oldu, bir iki denemede kullanmış, hikâye etmemiştim, edeyim.

 

Siz anlatırken canlandı gözümde hocam…

Bir gün fotoğrafhaneye bir anne ile kızı geldi. Kadının üstünde sarı, sarının en güzeli bir döpiyes vardı, ben yaşlardaki kızı da yaşının en güzeliydi. Kadına bakmış, benim annem de böyle giyinen biri olaydı keşke, diye içimden geçirmiştin. Bunu da yazdım. İftihar edilecek, övünülecek bir şey değil, biliyorum. Belki itiraf da edilmemeli. Ben ettim. Yanlışımı memleket ahvaline yükleyip kendimi aklamaya çalışmayacağım. Kodlanmışım,  yabancılaşmışım, bunları yaşadım; şimdi bu yaşanmışlığı yok sayarak kendimi size temiz gösterebilirim. Ya kendime? Eğer bir duruşum varsa buralardandır. İzniniz olursa, 1982 Mayıs’ında Adapazarı’nda yaşadığım bir olay...

 

Ne demek hocam, buyurunuz.

Toplumcu gerçekçilik sosyal demokrasiden komünizme kadar geniş bir yelpazeye yayılmış bir sanat akımı. Yazarlarının günlük hayatı laik ve seküler. Benim ve evimizin hayatı da öyle. Namaz bayramdan bayrama. Oruç yok. Başörtüsü yok. İçki evet. O tarihte bu insanların kentsoyluları Sait Faik’i anma programı düzenlediler Adapazarı’nda. Toplantıyı düzenleyenler 24 saatleri benimkiler gibi geçen insanlar. Seçimlerde de herhalde çok zaman oyumuzu aynı partiye kullanmışızdır. Bunlar beni tanır, dükkânıma gelir, çayımı içer, alışverişlerini yaparlar. O tarihte on yıllık yazarım, üç kitabım var, sendika üyesiyim, bu kentsoylu eczacı avukat, doktor vb bunu da bilirler; umuyorum, İstanbul’dan gelecek yazarların yanında bana da yer verirler. Bundan normal ne var! Önce memleketin imkânlarını kullanmak, yetmediği yerde dışarıdan adam çağırmak değil midir bunun doğrusu... Beni hiç görmüyorlar. Pardon! Bana davetiye gönderdiler; yani diyorlar ki: Biz seni yazar olarak değil ancak okur ve dinleyici olarak görüyoruz.  Tepem attı. Hadi beni geçin, Kerim Korcan da yok, Faik Baysal da yok çağrılmış yazarlar arasında –ki Faik Baysal Sait Faik Armağanı’nı almış da bir yazar. Ve Adapazarlılar. Kerim Ağbi’yi aradım. Anlattım. “Sen Faik Baysal’ı da al gel” dedim, “Üçümüz birlikte gideceğiz, bize söz vermek zorunda kalacaklar.” Gittik. Kapıda iki hanım: Biri etkinliğe öğrenci veren lisenin müdiresi; öteki de bu öğrencilerin sevgili öğretmenleri. Kerim Ağbi’yi tanıttım: “Adapazarlı Kerim Korcan. Sarduvan yazarı da yolda geliyor.” Ne Sarduvan’ı duymuşlar, ne Faik Baysal’ı ne Kerim Korcan’ı. Oktay Akbal, Tahsin Yücel, Salim Şengül çağrılmış, masada yerlerini almışlar. Hanımlar: “Hemen” dediler, “size de yer verelim.” Kerim Ağbi dedi ki: “Ben Necati’nin misafiriyim, o dinleyici ben de dinleyici olacağım.” Kerim Ağbi ben olmadan konuşmayınca bana da söz vermek zorunda kaldılar. Ben de o zaman, o gün için yazıp cebime koyduğum “İstanbul Taşra” başlıklı yazıyı okudum. Metin, bu konudaki diğer yazılarla birlikte Paytonun F’si’nde yer alır. O gün gördüm ki dil, kıyafet, günlük hayat, düşünce, ideoloji vb ortaklıkların veya kulüp, parti, sendika, dernek vb taraftarlıkların hiçbir değeri yok Hepsi fasa fiso. Önemli olan statü. Toplumdaki yeriniz. Pozisyonunuz. Kulüp hiyerarşisinde farklı basamaklarda yer almış iki Fenerbahçeli yahut iki Beşiktaşlı veyahut iki Galatasaraylı birbiriyle ölümüne kavgalı olabilir. Eğer aralarında hiyerarşi ortaklığı varsa üç takımın üç taraftarını birbiriyle ana kız gibi geçimli görebiliriz. İnsan bir karmaşa. Onu tek bir açıdan anla(t)mak imkânsız. Toplumcu gerçekçilik için de bu böyle. Sarsıldım. Hayal kırıklığı yaşadım. Bunu günlük hayatıma, benzemeyenlerimle buluşarak onarmaya çalıştım galiba. Sağın her hâlinden, en çok da İslamcılardan dostlarım oldu. Yazarlarının hemen hepsi, baskı altında kalmışların sıkıntısı içinde olup yanlış yapmaktan korka korka yazıyor, sınırı aşmıyorlardı. Haklıdırlar. Hangi yazarın sınırı yoktur ki! Ancak, edebiyatın, sınırlar kaldırıldıkça, sınırlar ufuk çizgisine sürüldükçe serpilip gelişeceğini düşünmekteyim. Brecht diyor ki: En zor zamanlarda bile gerçeği yazmanın beş yolu vardır. Sanırım, günaha girmeden yazmanın da yolları bulunur.

 

Peki kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz?

Benimki İsa’ya da Musa’ya da yaramaz bir hal. Solcu diyor ki, “Bunun solculuğu bizimki gibi değil”; sağcının dediği de: “Bu casus mudur nedir aramızda geziyor.” Dışlanmışlık yaşadım sürekli. Edebiyat iktidarı affetmedi 1982 Mayıs’ında dediklerimi.  Tam on dört yıl onun aforozuna uğradım. Minnacık Bir Uçurum’u 1994’te kendi imkânlarımla yayımladım, sonraki dört kitabımı da. Yayımeviyle buluşmam 2002’dedir. Ben bu haldeyken kahraman insanlar çıkıyor, beni dergilerine çağırıyorlar. Bunlardan biri Adnan Özer’dir mesela. Beni “E” dergisine çağırmasaydı, sonradan Öykü Yazmak kitabıma alacağım yazılar için dergisinde yer açmasaydı bilinirliğim bugünkü kadar olmazdı. Diğer kahraman, Hüseyin Su’dur. Aralarında beni de görmek istediklerini söylediğinde “Hece” henüz çıkmamıştı. “Hece”deki ilk yazım, “E”deki ilk yazımdan bir ay sonradır: Eylül-Ekim 1999, Sayı: 33-34. Adnan’ı bilmiyorum ama Hüseyin Su’nun çevresinde, çağırdıklarından dolayı rahatsız olanlar vardır. Nasıl ki “Hece”de yazmam da benim çevremde aleyhime kullanılmıştır. Adeta tekfir edildik. “Hece”nin Nazım Hikmet sayısı yeni çıkmıştı, isim vermeyeyim, bir hoca, edebiyatla da ilgili bir hoca, böyle bir sayı yapıldığı için demediğini bırakmadı. Oysa Orhan Kemal, Sabahattin Ali gibi isimler için yaptığı özel sayılardır “Hece”yi övünülecek dergi yapan.

 

Günümüzde, özellikle genç kuşakta, bir şey söylenirken onun tanımı, karşılığı bilinmeden konuşuluyor. Sağ ne demek sol ne demek vs. Sizin karşılaştığınız sorunlar da bununla ilgili sanki. İşte Kemalizm’i sol sanmak ya da sağ denince akla müspet şeylerin gelmesi, gibi kalıplar sizi zor durumda bırakmış.

Sen daha güzel anlattın.

 

Magazinsel, ideolojik meselelerde ya da güncel bir olayda, hemen meselenin popülerliğiyle yola çıkıp yazılan şeyler ortaya çıkabiliyor. Doğal bir refleksle yazılanlardan bahsetmiyorum tabii.  Bu durum sağda da solda da arabesk eserlerle karşı karşıya bırakıyor bizi. İdeolojinin, gündemin sanattaki yeri nedir, nasıl olmalıdır sizce?

Benim en ideolojik hikâyelerim Gramofonlar...’dakilerdir. Sonraki kitaplarda ideolojiden çıktığım görülür. Bu mümkün mü? Değil. Hayatımızın eseriyiz. Hayatımız ideolojimizi de barındırmakta, yazdıklarımızda tabii ki yer alacaktır. Ancak işlenmiş olmak şartıyla. Bu nedir? İdeoloji kendini teşhir etmemeli. Teşhir, pornodur. Edebiyat ise dil sanatı olması nedeniyle gizliliği ve çokanlamlılığı sever. Diyeceğim, edebiyat göstermez, hissettirir.

 

Slogan atma yeri değil yani…

Değil, kesinlikle değil. Şu aralar ideolojiyle, güncel politikayla ilgilenen arkadaşlarla aram açılmakta. Ben bıktım günlük siyasetten! 27 Mayıs’ı gördüm, 12 Mart’ı gördüm, 12 Eylül’ü gördüm, 28 Şubat’ı (1997) gördüm; kiminin az kiminin çok zararı oldu bana. Bunların içinde sadece 27 Mayıs’ın (1960) yanında yer tutum bir ara. Vakta ki 12 Mart’ı (1971) gördüm, ayaklarım suya erdi; artık hiçbir kuvvet bana darbe alkışlatamaz. İnsan devletle tanışınca anlıyor, adı ne olursa olsun, iktidarın silah zoruyla sona erdirilmesi darbedir. Güncel siyasetin, tabela particiliğinin buna getireceği eleştirisi, söyleyecek sözü de yok. Platon’dan beri devlet aynı devlet. Değişen bir şey olmamış. Neyin siyaseti yapılabilir bu durumda? Hepsi devlet rutini. Güncelin bir olayını güncelde değerlendirmek o gün için doğru olabilir, ya gelecekte? Bunun garantisi yok işte. Ömer Seyfettin, yaşadıklarını günü gününe yazdı; keşke öyle yazmasaydı. Çünkü günün ihtiyaçlarıyla yazılmış oluyorlar. Ya da şöyle: Hayata yukarıdan bakma sabrı gösterilemiyor. Şöyle ki günlük hayatta her şey tesadüftür. Tesadüfler genelleme içermez. Dolayısıyla anlatılmalarının belgesel değeri varsa da edebi değeri yoktur. Yazar özel’de genel’i görmek zorunda olduğu gibi tesadüf’ün gerisinde yatan zorunluluk yasası’nı da görmek zorunda. 27 Mayıs, 12 Mart olaydır; darbelerin iktidarlardan sade vatandaşa dönmesi ise olgu. Bu ilgi yakalanabiliyorsa, güncelin anlatılması geciktirilmeyebilir elbette.

 

Edebi eserde propaganda yer alınca edebi değerin düştüğünü görüyoruz. Nazım Hikmet’te de böyle Necip Fazıl’da da böyle…  Bana büyüklerim gündemden uzak dur diye öğütlediler.

Ömer Seyfettin, demiştim. Mesela Meşrutiyet yıllarında “İki Mebus” hikâyesini yazar, hikâyede de Meşrutiyet’ten otuz yıl sonrasını anlatır. Ömer Seyfettin öyle inanmıştır ki Meşrutiyet’e, iki mebus, otuz yıl sonra bile Meşrutiyet lehine konuşmaktadır. Oysa o hikâyeden sonra on yıl geçmeden Meşrutiyet falan kalmaz. Denilecek ki hikâyeci olayların yatışmasını bekleyip ondan sonra mı yazacak? Evet. O zaman gündem geçmiş oluyor! Onu politikacılar düşünsün; gündem, edebiyatın görevi değil.

 

Asıl olan insanın durumunu yakalamak o zaman. Ali Ural hocamdan duymuştum, Dostoyevski için ‘insan avcısı’ diyordu.

İki arkadaşım var, bunlardan biri Maraş olaylarını Sünnileri, öbürü de Alevileri arkalayarak yazdı. İkisi de yanlış. Gözleri bir grup insana kör kalmış çünkü.

 

Sözü öyküye getirelim şimdi de… Pek çok tanım yapılıyor. Bilge Karasu, ben öykünün kendisini arıyorum, diyor. Tanımlamak, öykü şudur, şiir budur, demek doğru bir yaklaşım mı?

Değil tabii. Tanım yaptığın zaman onu dondurmuş oluyorsun. Ve dünden bugüne kadarki gelişimini de inkâr etmiş oluyorsun. Hikâye şudur demek, aynı zamanda kapıları hikâyenin geleceğine kapatmak demektir çünkü.

 

Eleştiri de tanımlar üzerinden yapılıyor böyle bir durumda.

Evet. Yanlış. Eleştirmen bir hikâyeye tanımına uygun mu değil mi diye bakmaz, bakmamalı. Böyle bakarsa, yeni imkânlarla gelen hikâyeyi anlamayacak, daha vahimi dışlayacaktır.

 

Siz hikâye ve öykü kelimeleri arasında bir ayrım yapmıyorsunuz. Öykü Yazmak kitabınızı okurken zihnimde uyanan bir şeyi sonraki sayfalarda Nazım Hikmet’in bir cümlesiyle teyit etmiş oldum. İnsan anlatma ihtiyacı duyuyor. Kitapta da örneklendiriyorsunuz bunu. Bana öyle geliyor ki hikâye diye bir temel madde var. Bütün türleri doğuran bu temel maddeymiş gibi düşünüyorum. Biz bu anlatma sancısını yazma eylemine dönüştürdüğümüzde türünü seçmiş oluyor. Sizin yaklaşımınız nasıldır bu konuya?

Benim için hikâye ile öyküye arasında fark yoktur; ikisi de aynı edebiyat türünü anlatır. Yani Ömer Seyfettin’in yazdıkları, Sait Faik’in yazdıkları, Memduh Şevket’in, senin benim yazdıklarımız, bunların hepsi hikâyedir ( parantez içinde öykü). Veya hepsi öyküdür (parantez içinde hikâye). Bu kadar basit. Hikâye’nin şöyle bir anlamı da var: Gerçekte yaşanmış olan şey. Yani ben bir hikâyemi hikâye türünde yazabilirim. Burada iki hikâye var ama anlamları farklı. Öykü kelimesinin baştan geçen olay anlamı yok. Yani “Başımdan şöyle bir öykü geçti” diyemeyiz. “Başımdan geçen hikâyeyi öyküleştirdim” diyebiliriz. Öykü nereden çıktı? Hikâye ihtiyacı karşılamadı da onun için mi öykü bulundu? Hayır! Öz Türkçeciliğin 1934, 1935 yıllarında meydan almasıyla ortaya çıktı öykü. Hikâye varken çıktı/çıkarıldı yani. Çıkaranları dinlerseniz, öykü hikâyeden başkadır. Neymiş başkalığı? Hikâye sözlü gelenekten gelirmiş, anlatırmış. Öykü yazı döneminin türüymüş, anlatmaz kurgulanır. yazıya dökülürmüş. Ömer Seyfettin’inki hikâye değil mi, kurgulanmamış mı, yazıya dökülmemiş mi! Bana diyorlar ki, Tomris Uyar’ın yazdıklarıyla Ömer Seyfettin’in yazdıkları aynı mı? Aynı değil tabii. Şu unutuluyor: Türler, büyük toplumsal dönüşümlere bağlı olarak doğar. Mesela roman diye bir tür Rönesans’a kadar yok. Ondan sonra çıkıyor. Öncekiler destan veya dini hikâyeler. Roman gibi bir türün çıkması büyük, küresel bir hareketle oluyor. Kıssadan hisse: Üç beş adamın demesiyle yeni bir tür doğmaz. Resim de kendi içinde değişimler yaşadı. Fotoğrafın icadından önceki resimle sonraki resim birbirinin aynı değil. Fotoğraftan önceki resim geleceğin fotoğrafı gibidir. Aslına uygundur. Fotoğraftan sonra ressamlar, resmi yeniliyorlar. Ne yapıyorlar?  Fotoğrafın yapamadığını. İnsanın iç dünyasına eğiliyor, o dünyayı yansıtsın diye, mesela teni pembe değil yeşil yapıyorlar, yüzün bir tarafını sarı, bir tarafı mor yapıyorlar vs. Veyahut Picasso çıkıp kübik resmi sunuyor. Resim değişiyor, adı kalıyor. Keza sinemadan önceki romanla sonraki roman aynı değil. Velhasıl hikâye de değişebilir, Ömer Seyfettin hikâyesi bugün yazılmıyor, ama bugün yazılan da hikâyedir. Peki bu ‘öyküyü’ n’apıcaz? Evet, dilde “hikâye” varken “öykü”nün piyasa edilmesi usule uygun değil. Fakat usulsüz de olsa “öykü” kabul de görmüş, kullanılıyor. Ben de kullanırım. Kullanmamak, “öykü”yü gayri meşru görmek olur. Ayıplı, günahlı olan, çocuk değil ki! Ben bu çocuğu aldım sahiplendim, kızım olsaydı adını Öykü de koyabilirdim.

 

Dil konusunda çok düşünüyorsunuz, yazıyorsunuz, neler söylemek istersiniz? Nedir, nasıl yaşar, nasıl yok olur?

Dil, önce iletişim aracı. Günlük dilde, konuşma dilinde bu amaç vardır. Kelime dağarcığı zayıftır. Bununla edebiyat olmaz. Günlük gazete dilinin dağarıyla da olmaz. Bunlar verili dildir.  Ancak dil sokakta, insan içinde oluşur. Edebiyat da dili hâliyle oradan alır. Edebiyatın dili düz değil, eğridir. Çokanlamlıdır. Yoruma açıktır. Verili dil edebiyatçının elinde edebiyat diline dönüşür. Yeni kelimeler, yapıca farklı cümleler, yeni söz birlikleri bulur edebiyatçı, yeni bağlamlar kurar onlarla. Hikâyesi, romanı ile de günlük hayatın yeniden algılanmasına  kapı açar. Günlük dili aynen almaz edebiyatçı; nasıl ki günlük olayları da bire bir anlatmaz. Atar. Ekler. Kısaltır. Bozar vesaire. Gerçeği gerçeğimsi yapar. Gülük dilde yaptığı da budur. Dilbilgisi verili dilden oluşur, kurallarını bu dilin kullanılışından çıkarır. Edebiyat dili verili dilin içinde kalarak yapıldığı gibi, dışına çıkarak da yapılır. İlki kolaydır, alıştığımızın hemen aynısıdır. İkincisi ise dilbilgisi dışına çıkılarak yapılır ki tehlikelidir. Ancak alışılabilir. İkinci Yeni’nin dilini ilk zamanlar kimse anlamıyordu; şifreler çözüldükten, anahtarlar edinildikten sonra anlaşılır oldu. Benzetmeyle şöyle: Devletin çizdiği alan içinde muhalefet etmekle bu alanın dışında muhalefet etmek arasında nasıl bir fark varsa verili dili kullanmakla onun dışına çıkmak arasında da böyle bir fark var. Özetlersek birisi daha ataktır, devrimcidir, yeni bir dil çıkarmak amacı taşır, her yeni gibi de riskli bir şeydir.

 

Tür tanımı yapmak, biçimle oynamak herkesin harcı mıdır? Yoksa eski olandan, temel olandan bir kaçış mı? Özellikle genç öykücüler bu yolu sıklıkla deniyor. Bir metnin türü nasıl belirlenir? Yazarının “Benim hikâyem böyle ve özgün” demesi yeterli midir?  Hikâyede özgünlüğü yakalamanın yolu nedir hocam?

Türlerin herkes tarafından paylaşılmış tanımları vardır: Mesela hikâye kısadır, olayın da, kişinin de en azına yer verir, enine değil boyuna zamanı yeğler, yoğundur gibi. Hikâyesinin farklı, kendine özgü olduğunu söyleyen bir genç, hikâyesinde türün olmazsa olmazlarına az da olsa yer vermeli. Bunlar jimnastikteki zorunlu hareketler gibidir. Farklılık ve özgünlük, varsa eğer, bundan sonrasında görülecektir. Evet, gençlerde daha çok rastlanıyor bu “Benim hikâyem böyle” böbürüne. Şu da var: Farklılık ve özgünlük de sadece biçimle ilgiliymiş sanılıyor. Tamam, edebiyat tarihi içerik tarihi değildir; ama onsuz da değildir. Edebiyat anlatır, edebiyat diliyle anlatır. Biçim atraksiyonları, yazarın söyleyecek sözünün olmadığını ya da söylemekten kaçtığını gösterir. Bunlar bugünün meseleleri değil; hep konuşuldu, tartışıldı. Yeni, hatta vahim olan, bunun kalıcılaşma tehlikesi gösterdiği. Biçim hikâyenin önüne geçiyor, kaçış yaygınlaşıyor gibi. Yaşadığımız günlerin anlama ilgilisi kalmamış. Gösterişe düşmüş, özünü kaybetmiş… Semih Gümüş’ün bir tespiti var: Gençlerin hikâyelerinde diyalog yok” diyor. Yok. Çünkü konuşma yok. Konuşmanın olmadığı yerde diyalog olmaz. Konuşmanın olmadığı yerde insan kendini, iç dünyasını anlatmaya başlar. Kendine kapanır. Bu ne bu? İflah olmaz bir yabancılaşma.

 

Öykünün sacayağı var mıdır? Öyküyü öykü yapan şeyler, ya da siz öykü tadı diyorsunuz buna, yazdığımız şeye öykü tadı veren şey nedir?

Evet, öykü tadı ya da öykü dili. Her öykücünün bir sacayağı vardır. Öyküsünü bu üç ayak üstüne oturtur. Benim için, ilk ayak olay’dır. O olmazsa öykü olmaz. Olaycık cinsinden bir şey de olsa vardır. İkincisi kişidir, karakterdir. Üçüncüsü de mekân. Ancak ne benim sacayağım yeterlidir öykünün ne olduğunu anlatmaya ne de bir başka öykücünün vereceği. Öyküde başka şeyler de olabilir: mesaj, tasvir, tahlil, temsil, psikoloji, eleştiri... Akla gelen gelmeyen her şey. Öykü, bunların üçünün, beşinin bir arada olmasında mı? Hayır. Bunlar yaşantı kurmanın araçları. Öykü yazarı inandırıcı bir yaşantı kurar. Çarpıcı bir durum. Hayat dilimi. Ancak araçlar yan yana, aralıklı, imalı, çağrışımlı, sessiz, nükteli, üst üste... öyle işlenmeli ki hissedilen anlatılamamalı. Öykü işte bu iğne iplik hünerinde. Hani piyaniste sormuşlar: “Bu parçada ne anlattınız?” Anlatılabilse anlatacak belki, piyanoya geçiyor, aynı parçayı seslendiriyor yine, diyor ki: “İşte bunu!” Öykü de böyle olmalı: Anlatılamamalı. İçini sadece okura hissettirmeli. Sait Faik’in “Ağıt”ı böyle mesela. “Ağıt”ı anlatmaya kalkıştığımızda öyküyü katletmiş oluruz. Öykü gergefse eğer, onda anlatılan bir şey değil, öykünün kendisi bulunur.

 

Siz özgünlüğü kişilik oluşturmayla ilişkilendiriyorsunuz. Eğer bir yazar bir meseleyi kişiselleştiremiyorsa onun özgünlüğünde bir sorun ortaya çıkacağından bahsediyorsunuz. Bugün yazılan öykülerde öykü tadı alıyor musunuz?

Ben hikâye yazarken hep hikâye okurum. Belki ondandır, mesela geçen ay Şule’den gelenlerin hemen hepsini okudum. Sirke Dükkânı ile Olay Berlin’de Geçiyor aklımda kalanlar, öykü tadı aldıklarımdan. Senin de ikinci kitabın Yeraltı Bulutları’nda öykü tadı ilk kitabındakinden daha iyi. Daha çok öykü tadı alıyoruz. Akşamdan beri “Karabatak”taki kendi hikâyemi iki defa okudum. Neclâ soruyor, nasıl? Sevdim, dedim. Ama adı yanlış: “İç İçe” olmamalıydı. Öykü tadını, öykü dilini kurmak kolay değil. Beğendiğim, okuduğumda kendime aferin çektiğim birkaç hikâyem var. Bunlardan biri, “Eşler”dir mesela. Nedir  bunları güzel gösteren? Tat mı yoksa bizim duygusal tarafımıza temas eden bir şey mi? Ona mı öykü tadı diyoruz? Öyküden değil de benim öyküyle kurduğum ilişkiden sağlanan bir şey mi! Galiba ikincisi… Gramofonlar... çıktığında Kerim Korcan, hangi hikâyemin daha fazla beğenilip sevildiğini sordu. Hemen herkes ayrı hikâyelerim üzerinde duruyor, onu ötekilerden ayırıyordu. Söyledim. “Bu iyi işte!” dedi, “Eğer herkes aynı hikâyeyi beğenmiş olsaydı ötekilerin zayıf bulunduğu düşünülürdü.

 

Siz yazmak isteyen kişinin önce edebiyatı fark etmiş olması gerektiğini söylüyorsunuz. Bu okur için de geçerli olsa gerek. Nasıl fark edilir edebiyat?

Bir kere edebiyat nedir, sorusuna cevap vermiş olması lazım yazarın da okurun da. Yazar bunu peşin peşin kabul etmiş olmalı, yoksa yazarlıktan söz dilemez. Edebiyat denince benim aklıma insan gelir önce. İnsani bir durum gelir. O insan, özel hayatımda yer vermediğim, vermeyeceğim biri de olabilir. Suçludur. Mahpustur. Onu, onun durumunu görür yazar. Görmeli. Hırsızı kazıyın, katili kazıyın altından insan çıkar. Hani vardır ya, sallandıracaksın birkaçını diye bir ezber; işte yazar onu asmaz. Asarsa onun altındaki insanı görmemiş olur. Bu riskli bir şey tabii, dışlanırsın. Ben korkarım dışlanmaktan. Başka korkularım da var. Bunlar da insani durumlardan. Yazarın bu insani duruma sığınma hakkı yok. Yazar, korkuyu yenmek zorunda. İşi çünkü insanı anlatmak. Ağırlaştırılmış müebbet hapisle cezalı biri de dâhil. Kazındığında onun da altından çıkacak olan, yine insandır çünkü. Suçluyu arkalamak niyetiyle değil, anlamak, tanımak için. Ne diyordu Brecht: En zor zamanlarda bile gerçeği yazmanın beş yolu vardır.

 

Marquez yazarın soğukkanlı olması gerektiğini söylüyor.

Evet! Telaşsız, sakin, sabırlı. Yakup Peygamber’in en çok sevdiği oğlu Yusuf’u ağbileri kıskançlıkla kuyuya atar, babalarına da kardeşlerini kurdun yediğini söylerler. Geçmekte olan bir kervan su almak için kuyuya kova indirdiğinde Yusuf kovaya asılıp yukarı çıkar. Bu kez de Mısır azizine satılır. Daha birçok çile. Sonunda Yakup Peygamber Yusuf’una kavuşur, dahası büyük oğulları da pişmandırlar yaptıklarından. Tövbe etmek isterler. Ederler. Dualarının kabulünü Yakup Peygamber de ister, şurası önemli: Yusuf da “Amin!” der.

 

Öykücü öykü tarihini bilmeli diyorsunuz. Nasıl bir yolcuğu var öykünün?

Okur değil, ama yazar bilmek zorunda. Edebiyat tarihçisi kadar değilse de yazara yetecek kadar. Öykünün geçmişi, Doğu’da kıssalar, Bin Bir Gece Masalları, Batı’da Decameron, Maupassant, Çehov, sonrakiler: Poe, Kafka... En azından öykünün zirvesindekileri. Tanımdan yola çıkıp öykü yazmakla ustaların yazdıklarını örnek alıp yazmak arasında çok fark var. Öykü okuya okuya öykücü olunur. Okudukça görülecek ki tanımlar aşıla aşıla öykü gelişmiş. Öyleyse her öykücü öncekilerden ayrı bir öykünün peşinde olmalı. Mümkünse öyküsü öyküyü yeni tanımlara zorlamalı. Kolay değil. Ama güzeli yakalamanın da başka yolu yok. Özetle Türkçe öykünün vardığı yerin üstünde bir öykü hedeflenmeli. Hatta dünya öykücülüğünün de...

 

Tiyatroyla da ilgilendiniz bir dönem. Oynadınız da ama çok uzun soluklu olmadı. Keşke tiyatroyla devam etseydim dediğiniz oldu mu?

Böyle bir keşkem olmadı. Olsaydı zaten bir oyunla kalmazdım. Büyük Düğün’ü yazdım, Devlet Tiyatroları ile İstanbul Şehir Tiyatroları’na gönderdim, ikisinden de reddedildi. Çok kötü oyunlar izledik her iki tiyatroda da. Edebi kurulların o oyunlara nasıl onay verdiklerini merak ediyorum şimdi. Neyse... Kabul görseydi yeni oyunlar yazardım. Ömrüm olursa, fırsat bulur, ihtiyaç da duyarsam yine yazarım. Beklemedeyim.

 

Öykü benim için bir kulvar değişikliği, diyorsunuz.

Tiyatrodan hikâyeyedir bu değişiklik. Cüce siyasetten12 Mart’ta soğuduğumu söylemişim ya... Şöyle oldu: İçeriye girdik, baktım, “Yav ben neden buradayım, neden bunlarlayım?” dedim. Bunu bir de TÖS’e (Türkiye Öğretmenler Sendikası) üye olurken hissetmiştim: 1969 Haziran’ında Adalet Partisi milletvekili Yaşar Bir seçmen ziyaretine çıkmış, bizim liseye de uğradı. Genel başkanı Demirel ağzıyla anlatıyor: Köylüler rahat insinler diye yollarını asfaltlamışlar da, lastik ayakkabıdan kurtulup onlar da kundura giymeye başlamışlar da falan filan. Ballandıra ballandıra! Memlekette hürriyet var ya, “Kim inanır köylüler için yaptığınıza, yaptınızsa orman emvalinin aşağıya kaçırılmasını kolaylaştırmak için yaptınız!” deyiverdim. Arkası geldi: kapitalizm, sömürü, artık değer, burjuva... Bir ara fırsat buldu: “Eğer sömürü varsa Allah sömürenin cezasını verir!” dedi sayın Bir. “Suç burada işleniyor, cezası neden öteki dünyaya bırakılıyor?” Meğer amansız hastalığın nedenini, hâliyle çaresini de biliyormuş vekilimiz, alelacele onu açıkladı: “Sömürenin cezasını Allah burada da verir, kanser yapar onu.” Adam dellendi, öğretmenlere baktı, “İşte biz Ankara’da bunlar gibileriyle uğraşıyoruz” dedi, “Solcularla.”. Bir hocamız vardı: Gülçin Devrim. Ayağa kalktı, “Yaşar Bey, Yaşar Bey!” diye seslendi, “Siz Ankara’da Necatilerle uğraşıyorsanız çok yanlış yapıyorsunuz, vazgeçin o yoldan. Necati benim öğrencim oldu, şimdi de meslektaşım. İyi tanırım, uğraşmayın onlarla.” Adam çekti gitti. Vekilin yakınlarından bir arkadaşım, dayısının elindeki, sürgün edilmelerini isteyeceği öğretmenler listesinde adımı görmüş, uyardı: “Dikkat et! Adını sildirttim, ama bir daha sildirtemem.” Bilmem yalan bilmem doğru. Fakat beni aldı bir korku. Dediler ki: “Öğretmenler Sendikası’na üye ol. Yarın bir gün cezaydı, sürgündü bir durum olursa hukuk yardımı alırsın.” Ben TÖS’e üye olacağım ama her şube başkanı müthiş bir yazar. “Cumhuriyet” gazetesinde bunların yazıları çıkıyor. Bizim TÖS başkanının da yazıları çıkıyor. Ben daha yazı falan yazmamışım, kalemim yok. Beni aldılar götürdüler TÖS’e; bir de ne göreyim, herkes kâğıt, taş oynuyor, sigara içiyor, lokalde göz gözü görmüyor. Müthiş hayal kırıklığı. İşte bunun benzerini cezaevinde de gördüm. Biz üç öğretmen, üç TİP’li birlikte götürüldük Selimiye’ye. Fakat içeride arkadaşım iki öğretmenle değil de TİP’li ağbim Muzaffer Şatır ve onun tanıştırdığı yayımcı Enver Aytekin’le yakın oldum. Çok yararlandım her ikisinden de. Ama o kadar azlar ki! Orada karar verdim: Güncel siyasetin peşinden koşan, sendika, parti, dernek bana göre değil. Dışarıdaki insanlara da küstüm; beni görünce kaldırım değiştirenler oldu, arkadaşlıklarını kesenler oldu. Bunları gördüm, insanlardan soğudum, toplumdan soğudum, kendi kabuğuma çekildim. Tiyatrodan vazgeçtim. Tiyatro çok kişili bir sanat çünkü, uğraşamam kimseyle. Lisans tezim Tiyatro Yönünden Haldu Taner’di; görüştüğümüz yıllarda, bir gün dedi ki: “Artık kimsenin roman okuyacak zamanı yok. Geleceğin türü tiyatro. Sandviç veya kabare tiyatrosu. Öğle arasında kısa bir tiyatro seyretmek isteyecek insanlar. Kadıköy’le Köprü arasında vapurda da ‘bir oturuşta’ başlayıp bitirebilecekleri bir türe ihtiyaçları olacak, o da hikâye.” Bunu hatırladım, hikâye geçmem böyle oldu. Çünkü hikâyede bir ben varım, bir kâğıt var, bir de kalem. Kimseyle yüz göz olmuyorsunuz. O tarihte bir spor dalı seçmek zorunda kalsaydım, tenisi seçerdim herhalde.

 

Siz “öteki” insanı yakalıyorsunuz. Çoğu karakterde bunu görüyoruz. İnsana bir şeyler oluyor ve siz bunu yakalıyorsunuz. İnsanın değişimini sezdiriyorsunuz ve biz bunu anlıyoruz. Ve karakter seçmiyorsunuz. Kimi gördüyseniz onu yazıyorsunuz. İnsan sizin için neyi ifade ediyor?

Karakterlerimin dikkat çektiği söylenmişti. Bunların “ötekileştirilmiş” kişiler olduğunu ilk siz söylüyorsunuz. Sevindim. Şundan ki özel hayatımda da öyledir. Hep “öteki” tutulmuş olanı görür gözüm. Nerden buluyorum onları? Hayatta o kadar çoklar ki! Denilecek ki, “‘Öteki’ görülmemiş insanın ne suçu var, onu kim anlatacak?” O zaten kabul görmüş. Onun anlatılması gereken bir yanı yok benim için. Bana ihtiyacı yok. Hikâyesi yok çünkü. Nasıl ki mutlu insanın da yoktur hikâyesi. Ama benim var: 1982 Mayıs’ında bir Sait Faik Anma Günü’nde yaşadıklarımı anlattım, tipik bir “ötekileştirme”dir o. Tam on dört yıl kitabım çıkmadı. Bursa, Adana, Trabzon’da yayımlanan dergilerde yer bulabildim ancak. “Ötekileştirme”nin devlet çıkışlı veya örgütlü olması da şart değil. Kişinin kişiyi ötelediği, kaktığı her yerde, örgütsüz veya kendiliğinden de olsa “ötekileştirme” var. İrili ufaklı. Tanıdıktan, yabancıdan. Bunların onlarcasını, yüzlercesini yaşadım. Jilet yemiş gibi oluyorsunuz. Bu insanları nasıl unuturum, nasıl yazmam!     

 

Hocam sizin görüşünüzü merak ettiğim bir konu var: Öyküde şiir, şiirde öykü.

Hikâyedeki şiir, şairin şiiri gibi değil. Şair kelimeler arasında yeterli mesafeyi bıraka bıraka kurar şiiri. Mesafe nesirde de var. Nesirde galiba mesafenin okur tarafından doldurulması daha kolay. Şiirde öyle değil. Ara daha açık. Hikâyeyi tutamaz, düşürür. Şiirden korkarım. Bu mesafeyi tutturamam, miktarının altında veya üstünde kalırsam diye korkarım. Yahya Kemal’in en zayıf rubaisinin bir benzerini yazabilsem dünyalar benim olur. Denemem bile… Şiirde hikâye olmaz. Hikâye şiiri öldürür. Hikâyedeki şiir ise o hikâyenin amacıyla, niçin yazıldığıyla ilgili. Bundan korkmam. Kendisini çarpan bir şey üstüne yazmaya başlar yazar; onu anlatmak için bütün hünerini, dilin bütün imkânlarını kullanır, onu çarpan ne ise o şey okuru da çarpıyorsa şiir yakalanmış demektir. Yine “Ağıt”ı hatırladım: Sait Faik’in en güzel hikâyesi.

 

Öyküye “postmodern” yaklaşımları nasıl görüyorsunuz? Eskiye eklemlenebiliyor mu?

Postmodern, bana göre değil. Modernden kimler yararlanmışsa postmodernden de, siyasal ve toplumsal alanda yine onlar yararlanacak. Onlar, küreyi sömürenler. Fikren postmodernden yana değilim. Fakat dile onunla gelen imkânlar var. Onlar bu imkânları kendi niyetleri için kullandılar; ben de kendi niyetime uyanları kullanırım. Çok değildirler ama kullandıklarım var. Mesela hikâyeyi oluş süreciyle birlikte yazmak, özelliklerinden biridir, “Zamansız” adlı hikâyemde kullandım. O olmasaydı hikâye yine olurdu ama bu hikâye olmazdı. Diyeceğim, hiçbir imkânı reddetmem.

 

Amerikan öyküsü için feodaliteyi yaşamamış bir öykü, diyorsunuz. Bu nedenle devamlılığı olmadı, diye de ekliyorsunuz. Günümüz öykücülüğünde de bu durum var mı? Yani elimizde sadece teknik mi var? Bir şey yaşamıyoruz ve devamlılığını da göz önünde bulundurmuyoruz gibi geliyor.

Evet. Amerika için böyle. Fakat geçmişimiz, yerleşik hayatımız olduğu halde bizde de böyle. Üstelik gençlerle de sınırlı değil. Öyküde devamlılık, özellikle 1930’lu yıllarda doğan yazarlarla unutuldu, adeta kalktı. Bugün de öyle. Oysa edebiyat/öykü dil sanatıdır. Türkçe ile yapılıyorsa, Türkçe edebiyatın/öykünün geçmişiyle ilgilenilmelidir. Türün bizdeki geçmişi değil de neden başka dillerdeki geçmişi yeğlenir? Dilimize kapanalım, başka dilleri yok sayalım demiyorum, mesele başka. Borges’i, Kafka’yı okuduk, diyelim ki yazdıklarından daha güzelini de yazdık; bu bizim hikâyemiz olmaz. Olması için yazarının yüzü Türkçe ile yazılmış bizim hikâye geçmişimize dönük olmalı. Yoksa, her öykücü öyküyü kendisiyle başlatır.

 

Yine yerlilik kapısına çıkıyoruz hocam.

Elbette. Minnacık Bir Uçurum yeni çıktığında Tıp’ta okuyan, şiir yazan, şiirleri “Argos”ta, “Gergedan”da çıkmış olan bir genç vardı, şimdi değerli bir psikiyatr imiş; kitabı okumuş, geldi, “Kitabınızı sevdim, ama eleştirim de var” dedi. Neymiş? Adapazarı’ndan çok söz ediyor, mahalle, semt adlarını aynen kullanıyormuşum. O canım hikâyeler özünde evrensel iken yerel kalıyormuş. Anlattıklarımı İstanbul’da olmuş gibi anlatsaydım... İstanbul, başkaymış! Neden İstanbul başka olsun!

 

Sizin her türlü taşranın hikâyesini yazıyorsunuz aslında. Bugün apartmanın bile taşrası var.

Evet taşrayı yazıyorum. Kelimeyi de 1982 Mayıs’ından beri kullanırım; şimdi eskisi kadar kullanmıyorum. Neden? Çünkü ben de taşra diye bir şeyler görüyorum: Sıradanlık. Yozluk. Köylülük, sosyolojik bir kategori olarak köylülük. Taşra kentsoyluları da görür bunları. Görmekle kalmaz, üzerinde bunları taşıyanları da nefret diliyle dışlar: Taşralı. Onların bu küfrünü, ters çevirip içini boşalttım. Aldım. Evet, taşralıyım, dedim. Kültür ve sanat dünyamızın merkez (İstanbul) ile  taşra arasında “oryantalist” ilişki kuran kişi ve kurumlarını kıyasıya eleştirdim. Tanıl Bora yaptıklarım için “isabetle” dedi, ama bunun bir adım ötesinin de “taşra milliyetçiliği” olduğunu hatırlatıp beni uyardı. Taşraya idealleştirmeden bakmam daha sonradır. Kentsoylular, kendilerini taşralı saymazlar. Onlar “beyaz” vatandaşlardır, ahaliyle işleri olmaz. Merkezin “beyazlar”ıyla bir görürler kendilerini. Paraları çok, cüzdanları şiş, makam, mevki, mansıp sahipleriyle sıkı fıkı, menkul ve gayrimenkulleri adeta servet sayılır holding insanlarıdırlar. Sahibi olduklarıyla bilinir, anlatılırlar. “to have” (sahip olmak) fiiliyle değil de ancak ve ancak “to be” (olmak) fiiliyle anlatılabilenler var bir de. Onlar kendilerini oldurmuş insanlardır; hiçbir şeyin sahibi olmasalar da “değerli”dirler, ötekiler ise sadece “önemli”. Artık “bağdaşık” (homojen) olduğunu söylemiyorum “taşra”nın; her yer gibi bizim buralar da “ayrışık” (heterojen).

 

Hocam nasıl çalışıyorsunuz?

Haplarımdan dolayı erken kalkıyorum. Dükkâna öğle üzeri gider, bir iki saat kalır dönerim. Dükkân öncesi, sonrası hep masa başındayımdır. Okurum. Notlar alırım. Yazarım. Dükkân siparişleri benim işimdir, gece onları hazırlarım. Neclâ kahvesiz yapamaz, bir günde üç kahve içtiğimiz de olur. Günlük rutin bu. Ay içinde belediyemizin getirdiği oyunları izler, gerçekleştirdiği etkinliklerden ilgimi çekenlere giderim. Hastalığım beni yavaşlattı. Çok düz yazı yazdığımı düşünüyorum; bundan vazgeçecek değilim ama bu kitap, Sait Faik biyografisi bir buçuk yılımı aldı. Bu süreçte pek hikâye yazamadım. Şu ara hikâye peşindeyim. Geçerken şunu da ekleyim: “Karabatak”ın son sayısındaki hikâyeme yapılan çizimi çok beğendim. Ben  çizebilseydim ben de böyle bir şey çizerdim. Hikâyedeki karakterle çok uyumlu bir çizim olmuş. Hele ki çizimdeki kızın yüzünün gizli tutulması çok hoş.

 

Ayşe’ye (Ural) bunu ileteceğim hocam, eminim o da çok sevinecek beğenmenize.

Selam ve teşekkürlerimi de unutma.

 

Adapazarı’na gelip sizinle sohbet etmişken Sait Faik’ten bahsetmemek olmaz. Hikâyeyi Sait Faik mi öykü yaptı diyenler var. Siz ne diyorsunuz?

Sait Faik onca kitabı içinde öykü kelimesini kullanmış olsaydı onlara hak verirdim zorunlu olarak. “Hikâye Peşinde”, “İki Kişiye Bir Hikâye” adlı hikâyeleri var. Hangi öyküden bahsediyorlar bunlar? Sait Faik öykü yazıyordu ama öykü yazdığını bilmiyordu, demek gibi bir şey bu.

 

Nihayetinde bir kırılma noktası mı Sait Faik?

Kendi hikâyesi için diyemem. Sait Faik’in hikâyesi, Esendal da dâhil hiçbir hikâyecimizi çağrıştırmıyor. Geleneğimizden yararlanmıyor yani. Oraya dayanmıyor. Ya da şöyle: Hikâye edebiyatımız genç; şiirdeki kök derinliği hikâyede yok. Bu nedenle 1950’li yıllarda Orhan Veli’yle gelen şiir, şiirimizde müthiş bir kırılmadır. Sait Faik için bu söylenemez. Onun örnek alabileceği, adı bilinir hikâyecimiz pek yoktu. Esendal vardı ama yazdıkları geç kitaplaşmış, gazetelerde, dergilerde kalmıştı, çoğu da eski yazıylaydı. Belki bir de Sabahattin Ali hatırlanır. Diyeceğim üçü de aynı edebiyat kuşağındandı. Sait Faik hikâyeyi dışarıdan alıyor fakat bizim hikâyemizi yazıyor. Bu çok zor bir şey, bunu yapıyor. Bir de şunu: Kendi hikâyesi için değil ama hikâye edebiyatımız için kırılmanın adı oluyor Sait Faik.

 

Tekniği bizden almıyor ama meselesi bizden. Bu yüzden dışarının etkisi onu yerlilikten uzaklaştırmıyor.

Çok doğru. Sait Faik adlı biyografi kitabımda, “eril mekân hikâyeleri”, üzerinde hayli durduğum hikâyelerinden oldu. Senin dediğin doğru:  O sorunlu sevgiyi bile, ben işte böyle bir adamım pervasızlığıyla değil, adeta mahcup bir dille anlatıyor.

 

Allah razı olsun! Ben çok teşekkür ediyorum hocam. Siz diyorsunuz ki, benim bütün sermayem nezaketim. Ben gerçekten de böyle biriyle karşılaştım. Bir bütün olarak, duruşunuzla, kitabevinizle bunu zaten gösteriyorsunuz. Bu sizin bize hissettirdiğiniz, yaşamınızla gösterdiğiniz bir şey. Ben çok mutlu oldum bu sohbetten, benim için tarihi anlardı.

Senden de Allah razı olsun! Bu güzel sözler üzerine ne söyleyeceğini şaşırdım. Soruların pek hoştu. Önceki röportajlarda da anlattığım bir iki anekdot dışında farklı şeyler söyledim; tekrarım pek olmadı. Çalışmışsın. Önce çalışman için teşekkür ederim, ayrıca da röportaj için...

 

Diğerleri

"GÜNDEM, EDEBİYATIN GÖREVİ DEĞİL" Karabatak, Sayı: 39, Temmuz-Ağustos 2018

YAZAR NECATİ MERT'LE ÖYKÜ ANLAYIŞI VE ÖYKÜLERİ ÜZERİNE SÖYLEŞİ Hece, Sayı: 216, Aralık 2014 Konuşan: Handan Acar Yıldıız

KUNDURACI MUŞTASIYLA DÖVÜLÜR GİBİ GEÇTİ YILLAR  Star, 29 Ocak 2014, Konuşan: Yusuf Çopur

"Memleket Kitabevi"ne 3 çay söyle biri demli olsun!  Akşam Kitap, 10 Ocak 2014, Konuşan: Adnan Özer

"YERELİN HİÇBİR ŞEYİ ÖNEMSENMEDİ"  Star Kitap, Sayı: 62, 12 Aralık 2013, Konuşan: Yusuf Çopur

Memleket Kitabevi

"BİZİM DÜKKÂN 'MERKEZ' DEĞİL, 'MEKÂN'DIR"  Gerçek Hayat, Sayı: 2013-44 (679), 28 Ekim-3 Kasım 2013, Konuşan: Feyza Betül Aydın

"Devletin 'öteki' gördüğü her düşünceye yakınım."  Sofra, Sayı: 1, Mart-Nisan-Mayıs 2013, Konuşan: İbrahim Adıyaman

"EDEBİYAT İDEOLOJİSİZ OLMAZ"  Kün Edebiyat, Sayı: 3, Kasım-Aralık 2012, Soran: Ercan KÖKSAL

"Gece 12'de bir tren gelirdi İstanbul'dan"  Sakarya Yenihaber, 10 Eylül 2012, Konuşan: Engin ARAPOĞLU

"KİÇLER ŞEHRİNDE YAŞIYORUZ"  Bizim Sakarya, 24 Şubat 2005, Konuşan: Özgür ARIK

"KAPIDAN İÇERİ GİRMEK" NECATİ MERT, Gren, Sayı: 14, Mayıs-Haziran 2004, Konuşan: Tamay AÇIKEL

"ZAMANSIZ" YA DA TAM VAKTİ  Yeni Şafak/Kitap, 11 Ocak 2012, Konuşan: Nursem Banu ÖZYÜREK

"DİL DEVLETİN DEĞİL MİLLETİNDİR"  Gerçek Hayat, Sayı: 2012-11 (594), 12-18 Mart 2012, Konuşan: Suavi Kemal

NECATİ MERT İLE "ZAMANSIZ" VE ÖYKÜ ÜZERİNE SÖYLEŞİ  Heceöykü, Sayı: 48, Aralık 2011-Ocak 2012, Konuşan: Cemile SÜMEYRA

"BAŞÖRTÜSÜ LAİKLİĞE NEDEN AYKIRI OLSUN?"  Yeni Sakarya, 6 Ağustos 2009, Konuşan: Engin ARAPOĞLU

"NOBEL'İN SOLDA İTİBARI YOKTUR"  Yeni Sakarya, 4 Ağustos 2009, Konuşan: Engin ARAPOĞLU

"DEPREMDEN SONRA BU ŞEHRE GÖZ DİKİLDİ"  Yeni Sakarya, 3 Ağustos 2009, Konuşan: Engin ARAPOĞLU
 
 
Site İçi Arama
 
Üye Girişi

Kullanıcı Adı :

Şifre :

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

Kitaplar
COPYRIGHT 2010 © Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılamaz.
Networkbil.Net