Ana Sayfa Biyografi Öyküler 14/28 Ada'dan Yazılar Söyleşiler Kitaplar Hakkımda Tez Albüm İletişim
Son Eklenenler
Önerdiklerim
KIZILKANADIN YÜZÜNDE Varlık, Sayı: 1348, Ocak 2020

 

 

Sovyetlerin dağılmasıyla parti büyüklerimiz siyaseti bundan böyle açıkta yapacaklarını duyurmak üzere Münih’ten geldiler, Esenboğa’da tutuklandılar. İki buçuk yıl.

Bizim de bu 66 yıllık illegal partinin üyesi olduğumuzu bir basın açıklamasıyla kendi bölgemize duyurmamız gerekiyor. Arkadaşlarımız 12 Eylül’den beri içerde. Altı yıl bu, dile kolay. Mahkemeler yavaş mı yavaş. İçlerinde salınanlar var ama hepsi yorgun savaşçı; hadi basın açıklamasına! denmez ki onlara. Desek de gelmezler. Dışarıdakileri sorum almamakla suçluyor onlar. Hatta polise çalışmakla. Pratiğimiz hücre yöntemiydi oysa. İki hücre arasında bağlantı kuran partili yakalanmadıkça hücre çökmez yani. Dahası insanı pek dikkatli, sabırlı ve ketum yapan özelliği vardır yeraltının. Dipdiri olunur. Bunun test edildiği yer, sorgudur. Dayanamayıp bülbül kesilen, hele ara kablo ise eğer, arkası çorap söküğü gibi gider.    

Bulvara geldik. Kültür Merkezi’ne karşı durduk: Ben. Nuri. Rauf. Ekrem. Hey gidi! O koca partiden, bir avucu bile doldurmaz bu dört insancık kalmışız. Bu ne savruluş! Herkesten yeteneğine, herkese ihtiyacına göre olacaktı her şey. Olmadı. Sovyetler çözüldü, biz de çözüldük. Sudan çıkmışa döndük. Bir savruluş savrulduk, bilinmiş değil. Çiçek bakıyor kimimiz, balkon yeşertiyor: leğen içinde reyhan, maydanoz falan. Meyhaneye postu seren mi ararsın, başını kumardan kaldıramayan mı...

Ne ölümden korkmak ayıp ne de düşünmek ölümü. Bu işler de öyle. Yapanı utandırmaz, itibarından düşürmez. Fakat şurası aşikâr ki siyaseti çelik çomak oyunu sanmışlar; naturaları da zayıfmış demek, ilk sorguda yıkıldılar. Kahramanlık taslamak gibi olmasın! Hiçbir sorgu, hiçbir işkence beni konuşturamaz, demiyorum. Yakalansaydım belki daha beteri olurdu benimki. Bilmiyorum. Sorguyla hiç karşılaşmadım çünkü. Bildiğim şu: Kapitalizm ve sömürü varsa, ezilenin de onunla mücadelesi hep olacaktır! Hep! Hep!

“Erol Saka!”

Hayırdır! Kim beni böyle kod adımla çağıran? Sese döndüm: Ekrem! Deli oğlan! Fabrikadan mesai, partiden yol arkadaşım. Nasıl şen! Nasıl kahkahalı! İçinde iki yaşında bir doru tay var sanki koşmuyor da uçuyor. Sanırsınız dalgacı! Sanırsınız gevşek. Sanırsınız sanduvaç. Sanırsınız, polisin ağacında, daha sorulmadan ötme ötecek. Parti üyeliğini böyle gizledi Ekrem. Polis bile böylesi bir şen şatırın parti üyesi olabileceğine hiç mi hiç ihtimal vermeyip her seferinde saldı onu.  

Sarmaş dolaş olduk. Özlemişim. Parti üyeliğimizi deklare ettiğimiz günden beri görüşmedik. Nerden baksan dört yıl. Birbirimizi aramadıysak da, aynı şehirdeyiz, karşılaşmalıydık. Kaçtığını, görünmek istemediğini düşünmüyorum. Islanmışın, yağmurdan pervası olmaz. Neden öyleyse?

Ben sormadan, her zamanki deli doluluğuyla o sordu:

“N’aptın görmeyeli komünist? Polemiğe devam mı? Nerelerde, kimlerle dalaşıyorsun?”

Ekrem’den başka hiç kimse ne yaptığımı bana böyle soramaz. Ekrem dürüsttür, art niyetsizdir. Kimsenin sırtına binmez, kimseyi de sırtına bindirmez. Henüz üç yıllık işçiydi, artık değeri öğrendiği gibi, emeğini devlete bile kaptırmamak için fabrikasından ayrıldı. Ağaç işlerinden anlar, musluk takar, boru döşer; börekçiliği, kolonyacılığı, turşuculuğu vardır, zaman zaman dükkânı da olmuştur; işinin hem işçisi hem de patronu bir romantiktir. Bundandır, o her soruyu sorabilir.

“Devam!” dedim, “Polemiğe devam. Öğretmenlere giderim, esnafı dolaşırım, hele ki çay ocaklarını, sivil/ce toplum örgütlerini hiç mi hiç ihmal etmem. Her mekâna girer, kirli gördüğüm herkesi iki su yıkayıp çıkarım. Oradan da hoop başka bir mekâna!”

İndimde çok ayrı yeri olduğunu biliyor ya, dalıma basacak illa:

“Ey Erol Saka! Hayırsever çocuğu, fukara düşmüş Anadolu’nun / Divanesi bir sen kaldın insaniyet yolunun!”

Hoş şakaydı. Gülüştük.

“Sen ne âlemdesin? Görünmedin. Nelerle meşgulsün?”

Basın açıklamamızdan hemen sonra ailecek meğer İstanbul’a göç etmişler yerleşmeye. Olmamış. Bol gelmiş İstanbul. Boğulacaksan büyük deryada boğul darbımeselimiz var ama göze alamamışlar. Yenice dönmüşler.

“Sevindim döndüğünüze! Koca köye bir Erol Saka nasıl yetsin, diğil mi ya!”

Gülüştük.

Bu söz Ekrem’indir. Parti çalışmalarını yetersiz bulduğunda, eleştirisini böyle yumuşatarak yapar, şakasına herkes gülümserken Rauf, bir tek Rauf –sınıf öğretmeni- niçinse alınganlık gösterir, çok zaman, “Elini taşın, hem de en büyük taşın altına benden başka koyanınız var mı, hadi söyleyin, var mı?” diye meydan okurdu.

Rauf’un İstanbul’a gittiğini biliyorduk; çeşitli kanallardan bunu kendisi duyurmuştu. İyi işi ve arabası olduğu, paraya para demediği konuşulmaktaydı yörede. Bir zaman geldi, Rauf’tan hiç haber alınmaz oldu. Ekrem, aramış, İstanbul’da bulmuş Rauf’u. Bir emlakçinin yanında durmuş bir süre, işi kapmış, kendi ofisini açmış sonra. Sekreterlik yapmadıkları apaçık tatlı mı tatlı üç kız geçilerek gidiliyormuş odasına Rauf’un. Heybeliada’daki köşkünden, performansı müthiş İtalyan sevgilisinden konuşmuş Rauf boyuna. İki lafın arasında da, “Toprağı bol olsun Nikitin’in, onun Ekonomi Politik’i olmasaydı bugün ben olmazdım, ne öğrendiysem oradan öğrendim” diyormuş. Yanı sıra da şunları: “Tenezzül edip eski arkadaşlarımı çağırıyorum arada bir, merhamet, şefkat bekliyor, yardım istiyorlar benden. Sekiz oldum bu varlığı edinene kadar. Yağma yok! Çalışacak, bohçayı terletecekler onlar da!”

Ekrem bütün romantizmiyle diyor ki: “Adını bilmediğim yabancı bir içki ikram edecek oldu, ‘Senin içkin bizi bozar Muhterem!’ dedim, ‘Kal sağlıcakla!’”

“Üzülme!”  dedim, “Rauf, hep o bildiğimiz çiğ Rauf işte!”

Minnacık bir eğrilik bile Ekrem’i toluksatır, için için eder. Yine öyleydi.

Takılayım, açılır diye düşündüm:

“Şimdi sen söyle ey Sefil!” dedim, “Döndün, ne iş tutacak, semeri nerede terleteceksin?”

Ekrem bu! Dünyanın en hoşgörülü insanı. Zeytin siyahı gözlerinde muzip bir gülümsemeyle:

“Sen birlikte mekân mekân gezelim istersin, ama ben bunda yokum. Balıkçılık yapacağım.”

“Kimle, kalıphanedeki Nuri’yle mi yoksa?”

Bunu mahsus sormuştum: Nuri’den haberi var mı, olanı biliyor mu diye.

“Yok be İsmet! Nuri’yle balığa çok çıktık. Yine çıkar mıyız diye döner dönmez aradım. Nefesi kuvvetli, sırra yeni ermiş bilmem hangi hocanın peşine takılmış gidiyormuş. Ehl-i tarikattan olmuş. Kendini hayattan çekmiş; elinde ne kadar olta, iğne, kanca, misina varsa hepsini atmış. Oğlunun demesi böyle.”

“Balıkçılık mı yapacaksın sahiden?”

“Başladım bile. Bir delikanlıyla beraber. Balıktan, balıkçılıktan çok iyi anlıyor. Tuttuğumuzu paylaşıyoruz.”

Heveslendim galiba! Yüzüne nasıl baktıysam,

“Sezon açıldı. Gölde kızılkanat kaynıyor. Hadi seni de götürelim” dedi Ekrem.

Daha da heveslendim,

“İyi de balıkçılıktan benim bütün anladığım, sezonunun 1 Eylül’de açıldığıdır sadece.”

“Onu da bilmiyorsun. 1 Eylül’de açılan, deniz balıklarının sezonudur. Kızılkanat tatlı su balığı; avı Mart ortalarında yasaklanır, Haziran ortalarında açılır.”

“Size ne yararım olacak?”

“Bakındı! Neler de diyor! Siyaset, hep siyaset! Yorgun düştün. Havan değişir diye götürmek istiyorum seni.”

Sabala Rus malı kırmızı bir Lada’yla geldiler. Delikanlı, cin gibi. Miktarınca da muzip. Arabadan indi, kapımı açtı,

“Hoş geldiniz! Ben Âgah!” dedi, yerimi gösterirken de, “Sizi şöyle alalım. Şu 1930 model tangur tungurun yedi koltuğundan dördünü malzeme için yatırdık. Hallicesi sizin.”

Ekrem direksiyonda, yan döndü, göz kırptı.

Yola koyulduk.

Yoldayken sabah ezanı okundu. Göl, kıyısına Doğalgaz Kombine Çevrim Santrali kurulan, ortaokul atlaslarında gösterilmeyecek kadar küçük bir göl. Etraf yeşil. Kıyı girintili çıkıntılı, yer yer sazlık. Fırdolayı balıkçı. Düşündüm: Beni almaları mı onları geciktirdi acaba? Çoklayın akşamdan geliyor, gölde yatıyorlarmış ama böyle sabahın köründe geldikleri de oluyormuş. Sabahın saat 6 ile 11, akşamın da 6 ile 9 arası kızılkanat avlamak için gayet uygunmuş.

“Kalabalığa bakma ağbi sen!” dedi Âgah, “Gördüklerin acemi, cahil. Yan yana iki balık koysan, ‘Hangisi sazan, hangisi kızılkanat?’ diye sorsan apışırlar, ayırt edemezler.”

Doğrudur, ama onların bilmezliği size yer sağlamıyor, diyecek oldum; içimden dediğimi duymuş gibi,

“İsmet Ağbi, onlarınki sezon hevesi. Bugün var, yarın yoklar. Hatta birazdan kaçarlar. Balığı olta değil balıkçı tutar. Bu gölde sazana pek rastlanmaz. Belki çıkar, derseniz –sazan büyük iğne ister- iğneniz 8 veya 9 numara olmalı. Daha kalını sizi kızılkanattan eder. İdeali 10 numaradır; Ekrem Ağbi’yle ben 16’ya kadar çıkarız. Amatör, bunu bilmez. Yer için üzülme sen ağbicim, buluruz.

Ekrem seslendi:

“Dur Âgah, dur! Ne kadar anlatırsan anlat, İsmet Ağbi’ni balıkçı yapamazsın. Kendileri fazlasıyla siyasidir, gözü balık malık görmez.”

“Doğru! Balıkçı olmaya niyetim yok. Ama balıkçılık üzerinden siyaset yaparım.”

Gençlerden birkaçı yaşımızı mı, yoksa tecrübemizi mi dikkate aldılar, belki de konuşmaları ilginç buldular –meçhul. Saygıyla sıkışıp yer açtılar. Sazlık arkasıydı. Lada’dakileri çıkarmak için seğirtti Ekrem; Âgah balık siyasetine meraklanmıştı galiba, ama Ekrem’i görünce merakını yenip yardımına koştu.

Bagajdakiler taşındı. İç içe geçmeli parçalardan oluşma iki olta hazırlandı; önceden kaynatılıp büyük bir poşete basılan topak topak buğday tarlaya tohum saçar gibi sazlık alana yaydırıldı.  Âgah 2 buçuk 3 metre boyundaki oltasını sazlığa uzattı. Ekrem’inki şamandıralı imiş. Boyu 5 metre.  Demesi şöyle: Bu takımda ağırlık bağlanmaz, yerine fırdöndü kullanılır, yemin suda süzülerek aşağı inmesi böyle sağlanırmış. Ekrem de attı oltasını. Âgah’ın az ötesine. Onlar bekliyor. Ben bekliyorum. Çok geçmedi, Âgah’ın oltası hareketlendi. Sazlık gölgelendi aydınlandı, gölgelendi aydınlandı. Sular karmaştı. Belli ki kızılkanat komünü darmadağın. Ufaklarını büyük balıklara yem olsunlar için gerisingeriye attıysa da Âgah’ın peş peşe aldığı balıklarla plastik kovalardan biri dolmuştu; Ekrem ara yemleme yapa yapa Âgah’a sokulduğunda ikinci kova sıraya çekildi... Komüncüler sazlığa dönmek için koşu koşacak ama varamayacaklardı çünkü. Salak bunlar be! Salak oğlu salaklar!

Kızılkanat bir, bilemedin bir buçuk karış boyunda, dışı pullu, içi kılçıklı, vücudu geniş, yanlardan basık bir balık. Güzel bir resmi yok. Adı, yüzgeçlerinin kırmızı ve parlak olmasından geliyor. Pişirilmesi zahmetli. Kafası, kuyruğu kesilip atıldıktan ve gövde yarılıp fileto edildikten sonra her fileto verevine çizik atar gibi tekrar kesiliyor ki ince kılçık da kalmasın. Yaptın mı yaptın, bula mısır ununa, yağda kızart.

“İsmet Ağbi’me balık yok, tutmayana verilmez diğil mi?” diye sordu Âgah gülümseyerek.

Ekrem de:

“Öyle, verilmez. Ama İsmet bunca yıllık arkadaşım, bizimle de gelmiş, vermemek olmaz. Balığı balıkla ödemesi şartıyla verelim.”

Ne dersin ağbim, sana da olta vereceğiz, gibi bir şey diyecekti galiba Âgah, Ekrem araya girdi:

“Uzatma!” dedi, “Bak yüzüne, allak bullak! Kapkara. Balıktan siyaset çıkar mı, merak ediyordun –bekle, geliyor.”

Âgah merak içinde; doğrudan ona nokta atışı yaptım:

“İnsanın sömürüldüğünü biliyorsunuz sadece. Doğa da sömürülüyor. Sizin yaptığınız bu!”

Âgah alınganlık gösterdi, itiraz edecek gibi oldu, daha genç, dili yetmedi.

Yüklendim:

“Bunca balık kime? Nereye? Size ise israf, pazar ve istif içinse sömürü.”

“Ben anlatayım!” dedi Ekrem, “Bu balığın üçte birini çocuklarımızla yiyoruz. Üçte birini yoksul komşularımıza veriyoruz. Üçte birini de evlerimizin öteki ihtiyaçlarını karşılamak üzere pazarda satıyoruz.”

Paylaşımın ihtiyaç değil de din mistisizmi gözetilerek yapılması her zaman olumlu sonuç vermez; ancak her şeyin pazara çıkarıldığı bir zamanda yabana atılası bir ahlak da değil. Duyarlıkları hoşuma gitti. Hele ki Âgah gibi bir gencin Ekrem’i ağbi bilip onunla olması...

Balıkları yedik. İyi kesilmiş, iyi kızartılmıştılar. Güzeldiler. İki balıkçının misafirliğime saygıları, memnun kalmam için titizlenmeleri ile pişmiş balıklardı. Yoksa daha güzel balık yedik.

“Sağ olun çocuklar! Emeğinize sağlık!” dedim, Âgah yaramazı,

“Yok öyle kuru kuruya sağlık mağlık! Alacağımızı unutmayız!”

Ekrem, uzak oltasıyla setin üstünde, seslendi:

“Yaşa sen Âgah! Misafirimizin borcunu unutmuşum. Benimki gibi şamandıralı bir takım hazırla İsmet Ağbi’ne, birlikte yanıma gelin!”

Oltam şipşak hazırlandı, sete çıktık, Âgah, askerlikteki gibi tekmil verircesine:

“5 metre boyunda şamandıralı bir takım, misinası oltada 0.30, bedende 0.40, iğnesi 10 numara ve yemsiz olarak emrinizdedir komutanım!” diye ses koyverip oltayı uzattı.

Aldım. Tutuk tutuktum. Ekrem’le Âgah bana, ben kendime gülüşüyor eğleniyorduk. Oltayı tam suya atacağım, Âgah’tan uyarı geldi:

“N’apıyorsun ağbicim? İğne yemsiz dedik; onu da sen hazırla, sen hazırla ki balıkta emeğin olsun. Hem koca göle bir Âgah nasıl yetsin!”

Kızılkanadın solucana rağbet etmediğini onlardan öğrenmiştim; sazlıklar arasında bulunan beyaz, tombul bir kurtçuğu takıyorlardı, sazlığa indim. Yine Âgah:

“O beyaz tombişler için indiysen, bulmak zordur. Sen solucan taksan da olur. Solucan bol.”

Bir solucan bulup yanlarına gittim, gülüşüyorlardı, iğneye takarken solucan düştü, görmediler. Oltayı setten attım, suyun sesiyle döndüler, rasgele çektiler. Haydi rasgele!

Bekliyorum. Ne yapacağımı bilmeden bekliyorum. İki dakika oldu mu bilmem, balık gelmiş, benim oltayı bulmuş meğer, şamandıra işaret vermiş, farkında değilim, Ekrem bağırıyor:

“Tasma at! Tasma at! İğne otursun!”

Yav, tasma atmak nedir, ne demektir, nerden bileyim. Oltayı elimden aldılar, balığı çektiler. Olacak şey değil! Yediğimiz kızılkanatların üçünün boyunda: elli, belki altmış santim; ağırlığı beş, belki altı kilo, –hilaf olmasın! Kızılkanadın böyle on bir, on iki yıllık olanı pek çıkmazmış; eğildiler, ilgiyle bakıyorlar. Hayatımda balık tutmamışım, bu nadirat benim kerametim olamaz. Ben de bakıyorum. Fakat gördüğüm, korkunç! Bütün geçmişim sıfırlandı. Boşa yaşanmış oldu.

Âgah, o şakacı Âgah değildi; balığı iğneden aldı, sığdıracağı bir kap bulamadı, yeşilce bir yere yatırdı.

Gördüklerimi onların da, özellikle Ekrem’in de görüp görmediğinin merakı içine düşmüştüm.

“Olacak şey değil!” dedi Ekrem, “İğne pis. Eski yemler temizlenmemiş. Üstelik boş. Yem, balığın ağzında da yok. Olta suya verilirken düşmediyse eğer, takılması unutulmuş demek. Misinalar haddinden fazla kalın. Bunca yıl yaş yaşamış bir kızılkanadın bu apaşikâr tehlikeyi görmemesi imkânsız.”

Âgah’a baktı, devamla:

“Birisi şaka olsun için size oyun kurmuş sanki.”

Dilerim öyledir. Şimdi de içimden geçen “Dilerim öyledir”in yüzümden okunup okunmadığının merakındayım.

“Güzel bir oyun bu. Oltayı siz hazırlamadınız, tamam; ama bunca yıl bu küçük gölde, santral tarafından bir çekilip bir bırakılan suda kendini sakınmış bir balık, olta sizin elinizdeyken geliyor, size geliyor. Tutanın siz olduğunu bilerek geliyor. Nasıl ki Sait’in Sinağrit Baba’sı da kendisini teslim edeceği iyi insanı oltalarından seçmektedir.”

Benzetişi yara açtı.

Evet, Sinağrit Baba, kendisini teslim edeceği iyi insanı oltalarından seçmek ister, ister ama seçtiği oltanın “hiçbir insanlık imtihanı geçirmemiş” birine ait olduğunu da daha tekneye düşer düşmez anlar, pişman olur.

Ekrem içimden geçenleri yine okumuş, 

 “Sizin imtihan geçirmediğiniz söylenebilir mi?”

Kızılkanada baktım. Bir kez bile çırpınmamıştı. Son nefesini kendisinden bekleneni en iyi yaptığına inanmış birinin huzuru içinde ve olağanüstü bir teslimiyetle vermiş gibiydi. Yüzü berraktı. Ama yüzünde yüzümü gördüm. İçlendim. Aynasında, hayatının yanlışı yazılıydı: Boşuna yaşadım, diyordu, boşuna yaşadım. Laf ebeliği yaptım sadece. Yanlışı, benim de yanlışımdı. Paylaşımın tek bir yolu olduğunu, bunun da örgütlenmeden geçtiğini sandım. Nasıl ki Sinağrit Baba da oltaya tutulan balık taifesinin, ipi koparmayı birlikte akıl ettiklerinde kurtulacaklarını düşünür. Yanlış mı? Surette doğru. Ama ısrar, hele ki böyle düşünmeyeni salak görmek... İşte bu yanlış.

Ekrem’in seslenmesiyle kendime geldim. Göl sakin, çevresi adeta bomboştu. Âgah,

“Size dedim ağbi! Balık tutmayı bilmiyorlar, öğlenle birlikte gittiler işte.”

Ekrem, hayırdır! makamında baktı. Meraklandı.

“Büyük balığın küçük balığı yuttuğunu sanırsınız. Yutmaz mı? Yutar” dedim, “Ama neslini yok etmez. Bundandır, küçük balık kaçmaz, büyük balığa kendini yem eder adeta. Gidenler, balık tutmayı değil, bunu bilmiyorlar işte.”

“İsmet neler diyorsun, neler duyuyorum?”

“Diyorum ki: Kızılkanatlar ne size geliyor ne de yeminize. Sazlar bir gölgelenip bir aydınlanıyor, sular bir karmaşıyor, bir Hişt! Hişt! sesidir geliyor sazlardan, o sese koşuyorlar sevinçle.”

 

 

Diğerleri

KIZILKANADIN YÜZÜNDE Varlık, Sayı: 1348, Ocak 2020

DONDURMACIDA Heceöykü, Sayı: 94, Ağustos-Eylül 2019

ADA TRENİNİN ADA'YA GELİŞİ Heceöykü, Sayı: 93, Haziran-Temmuz 2019

BENİ YAZMIŞSIN Heceöykü, Sayı: 91, Şubat-Mart 2019

NE DİYORSUNUZ SEHER HANIM? Karabatak, Sayı: 42, Ocak-Şubat 2019

GELEN YOKTU Heceöykü, Sayı: 90, Aralık 2018-Ocak 2019

BİR DE KIZIMIZ VAR BİZİM Heceöykü, Sayı: 89, Ekim-Kasım 2018

DEĞİŞEN BİR ŞEY YOK Heceöykü,Sayı: 87, Haziran- Temmuz 2018

İÇ İÇE Karabatak, Sayı: 36, Ocak-Şubat 2018

KİTAPÇI Heceöykü, Sayı: 86, Nisan-Mayıs 2018

NEYSE Karabatak, Sayı: 27, Temmuz-Ağustos 2016

KADINLAR Heceöykü Sayı: 73, Şubat-Mart 2016

TENEKESİNE Heceöykü, Sayı: 72, Aralık 2015-Ocak 2016

BEDEL Heceöykü,Sayı: 70, Ağustos-Eylül 2015

YUSUF Heceöykü, Sayı: 69, Haziran-Temmuz 2015

OYBİRLİĞİYLE Heceöykü, Sayı: 68, Nisan-Mayıs 2015

MUZAFFER AĞBİ'M Heceöykü, Sayı: 67, Şubat-Mart 2015

KONUŞMAK NİYE? Heceöykü, Sayı: 64, Ağustos-Eylül 2014

ANNESİYDİM  Heceöykü, Sayı: 62, Nisan-Mayıs 2014

KÜTÜPHANE  Heceöykü, Sayı: 61, Şubat-Mart 2014
 
 
Site İçi Arama
 
Üye Girişi

Kullanıcı Adı :

Şifre :

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

Kitaplar
COPYRIGHT 2010 © Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılamaz.
Networkbil.Net